Kriz Dönemi Kavram ve Kurumlarıyla Psikolojik Sağlık ve Çocuklar

 Kriz Dönemi Kavram ve Kurumlarıyla Psikolojik Sağlık ve Çocuklar

Giriş

Ebbinghaus’un da ifadesiyle “geçmişi uzun ama tarihi kısa” olan psikoloji, bugün insanların felaket zamanlarında nasıl davrandığına ilişkin olarak birçok yaklaşım ortaya koymuştur.  Bunların ilki insanın varoluşsal olarak kötü olduğu varsayımını temel alan insanların bencil, saldırgan, dürtüsel ve kötüye meyilli olduğu görüşüdür. İkinci yaklaşım ise insan doğasının doğuştan ne iyi ne kötü olduğu; sosyal çevrenin insanın şekillenmesinde temel belirleyici etken olduğu görüşüdür. Üçüncü yaklaşım ise insanı doğuştan masum ve iyi olarak kabul eden, kötülüklerin veya yanlışların sonradan çevresel etkilerin sonucu oluştuğunu iddia eden görüştür (Kuzgun, 1972). Ancak günümüzde bu yaklaşımlar insanın mekanik bir robot gibi hareket etmediği, kendi düşünce ve davranışları üzerinde iradeye sahip oldukları ve toplum içerisinde kendilerini geliştiren varlıklar olduğu görüşüne doğru evirilmiştir.

İnsanları dürtüsel, bencil, amaçsız ve “paniğe yatkın” olarak nitelendiren ilk yaklaşım (McDougal, 1920) kriz anlarında ve yaklaşan tehlikeden kolayca kurtulmanın mümkün olmadığı durumlarda birey ve grupların patolojik tepkiler vermeye eğilimli olduğunu ileri sürer. Kriz durumlarında verilen patolojik tepkilerin başında çaresizlik, bir başka deyişle “felaket sendromu” gelir (Auf der Heide, 2004). Buna göre, insanlar felaket anında kendilerini çaresiz durumda hisseder, çöküş başlar, hareketler kısıtlanır. Böylesi bir tepkinin toplum nezdinde herkes tarafından verildiği ön kabulüyle bu duygu durumunun kolektif bir çaresizliğe dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu bakış açısını destekleyen araştırmalar anti-sosyal davranışların böylesi zamanlarda arttığına, isyan ve yağmalamayı kolaylaştırdığını göstermektedir (Fischer, 2008). Ancak son dönemde yapılan araştırmalar da bu yaklaşımın aksine insanların kriz ve felaket zamanlarında birbirleri ile dayanışma sergilediğini, felaketi yaşayanlar arasında dayanışmanın arttığını ve işbirliğinin daha yaygın olduğunu ortaya koymuştur (örn. Aguirre vd., 2011; Drury, Cocking ve Reicher, 2009). Bu yapıcı tutum insanın kendini gerçekleştirme kapasitesi olan bir varlık olduğunu gösteren önemli bir olgu iken insanlar ve toplumların; felaket zamanlarında dahi kendi-öteki-dünya ilişkisinde sorumluluk alma, dirençli olma ve yapıcı davranma eğilimleri olduğunu göstermektedir. “Ben” yerine “biz” duygusu uyarınca hareket eden birey ve toplulukların kolektif hareket edebildikleri, yeni durumlara uyum sağladıkları, kaynakları en elverişli düzeyde kullandıklarına yakın tarihte Koronavirüs salgını başta olmak üzere birçok kriz ve afet döneminde şahit olduk (Drury vd., 2019; Prati, Catufi ve Pietrantoni, 2012).

Günümüzde birçok insan hastalık, ölüm, iş kaybı veya ekonomik sıkıntılarla yüzleşmekte; sağlık sistemi, ekonomi ve eğitim gibi yapıların bozulması ve istikrarın kaybedilmesinin yasını tutmaktadır. Bu duruma ne düzeyde uyum sağlayacağımız, biz duygusu ile dayanışma göstermemize bağlı olmakla birlikte bireysel olarak da göstermemiz gereken çabayla yakından ilişkidir. Nitekim, yaşanılan krizler, sadece sistemlere olan inancımızı sarsmakla kalmadı, aynı zamanda öngörülebilirlik, güvenlik ve adalet duygumuz, çocuklarımız ve yaşlılarımızı koruyabileceğimize olan inancımız, rutinlerimiz, kişisel özgürlüklerimizi de dönüştürdü. Henüz öngörüp planlayamadığımız, ancak yakın gelecekte sonuçlarını yaşayacağımız şekliyle kriz ve felaketlerde belki de en merkezi olan unsur, Bonanno ve arkadaşlarının (2008) SARS salgını sonrası araştırmalarında da ortaya koydukları olası benlik bilinci ve kimliğe dair kayıplarımız olacaktır.

Benlik bilinci ve kimlik kazanımının en hassas olduğu dönemlerden olan çocukluk evresi, kriz dönemlerinde gelişimsel ödevlerin başarılmasında sekteye uğrayacaktır.  Son dönemde Korona salgını ile birlikte hareketleri kısıtlanan, eğitimleri aksayan, rutinleri bozulan, sosyal ve fiziksel teması ve mesafeyi yeniden öğrenmek zorunda kalan çocuklarda bu kayıpların etkilerinin daha derin olması muhtemeldir. Dahası, çocukların sokağa çıkma kısıtlaması altında, hastalanma veya sevdiklerinin hasta olması veya kayıplarıyla yaşadıkları yas, yalnızlık, sağlıksız beslenme, şiddet veya istismara maruz kalması gibi durumlarda; ruh, akıl, beden ve manevi sağlıklarının tehlikeye girmesi kaçınılmazdır.

Yetişkinlerle kıyaslandığında baş etme beceri daha az olan çocuklar, alınan önlemlere karşı daha duyarlı davranabilir, normalin dışında duygusal ve davranışsal tepkiler gösterebilirler. Bilhassa okul çağındaki çocuklar, bahsi geçen gelişimsel görevlerin başarılması ihtiyacı gereği daha yoğun bir kaygı ve hüzün yaşayabilirler. Elbette, eğitimcilerin bu noktada çocuklara çevrimiçi ve dışı ortamlarda sunacakları duygusal, manevi ve eğitsel destek büyük önem arz etmektedir. Ancak şu akıldan çıkarılmamalıdır ki özellikle kriz dönemlerinde çocukların sağlığını destekleyen birincil beslenme kaynakları (ruhsal/manevi, sosyal, bilişsel ve fiziksel) aileler ve aile içi kurulan ilişkiler olacaktır. Hassasiyetle vurguladığımız şekliyle aile birliği, bugün çocuklarının fiziksel ve ruh sağlığı, eğitim ihtiyaçları, sosyal ilgi ihtiyaçlarına yönelik koruyucu, önleyici ve hatta sağaltıcı faaliyetlerden sorumlu birinci basamak kurum olarak değerlendirilebilir. Yetişkinlerin bu evrede ilk sorumlukları kendilerine olup, çocuklarına nasıl ve ne düzeyde model olduklarını daima akıllarında tutarak hareket etmeleri önem kazanmaktadır. Nitekim çocuklar hem izleyecek, hem taklit edecek, hem ayrışacak hem de çatışacaktır. Yetişkinlerin kendilerini tanıması ve anlaması ile eş zamanlı olarak çocuklarına karşı geliştirecekleri olumlu farkındalığın her türlü krize karşı içeride güven alanı oluşturması temin edilebilir. Bu nedenle bu çalışma, çocuklara yönelik anlayış ve müdahalelerde yetişkinleri merkeze koymakta, yetişkinlerin kavrama, anlayış ve davranış düzeyinde her adımın çocuklara atılmış bin bir adım olduğu kanaatiyle sistematize edilmiştir. Bireyi anlamaya kriz ve afet dönemlerinde verilen psikolojik tepkiler üzerinde durmakla devam edeceğiz.

 

Kriz ve Afetlere Gösterilen Psikolojik Tepkiler

Kriz ve afet dönemlerinde yaşanılan krizlerin yetişkinlerde ve bilhassa çocuklarda yaratacağı stres varoluşunu sürdürmeye programlanmış insanoğlu için hayati bir işlev görmektedir.  Stres, temelde yalnızca vücudu korumak, hayatta kalmak için değil onu devam ettirebilmek üzere kurgulanmış bir mekanizma olup; aynı zamanda bireyi zorlu şartlarda geliştirmek için de motive eden bir mekanizmadır. Stres hormonları bilhassa karakter yapımızın gelişmesi ve karşılaşılan krizlere yaratıcı çözümler bulmada önemli roller oynar. Stresin sağlıklı bir şekilde yönetilemediğinde kaygıya dönüşen bir yüzü vardır ki, vücutta ve çevrede yıkıma başlar. Bu ayrımı belirleyen yegâne husus mevcut krizler ile nasıl baş edildiğidir (Smyth vd., 2018).  Çocuklar ve yetişkinler, hatta yaşlıların krize cevaben psikolojik tepkilerinde çok farklılaşması beklenmezken; çocuk ve yaşlı gruplarının duygu-durumu yaşama ve baş etme stratejileri etkilenme düzeylerini yordayacaktır.

Örneğin Koronavirüs salgın döneminde risk grubu olan yaşlılar, çocuklar ve gençler, krizden etkilenme düzeyleri daha yoğundur ve gösterdikleri psikolojik tepkiler de birbirinden farklı olacaktır. Bu farklılık bireylerin tedbirlere uyum düzeylerine veya kısıtlamalara maruz kalmalarına göre değişkenlik gösterecektir. Salgın hastalıklarda karantinanın ruh sağlığına etkilerini araştıran Brooks ve arkadaşlarına (2020) göre, karantina uygulamasına maruz kalanlar arasında yaygın duygusal sorunlar, depresyon, stres, uyku bozukluğu, düşük ruh hali, aşırı hassasiyet, öfke ve travma sonrası stres bozukluğu gibi rahatsızlıklar görülmektedir. İzolasyon süresinin bilhassa 10 günden fazla olduğu durumlarda yoğun travma sonrası stres bozukluğu belirtilerine, kaçınma davranışlarına ve öfkeye neden olduğu kaydedilmektedir (Brooks vd., 2020). Bu durumu tetikleyen diğer faktörler ise; enfeksiyon kapma veya başkasına bulaştırma korkusu, her türlü belirtiyi hastalığa yakalandığı şeklinde yorumlama, rutinlerin ortadan kaybolması, can sıkıntısı ve bunalım, günlük ihtiyaçların karşılanamaması, ve belirsizliğin getirdiği endişe olarak sıralanabilir.

 

Kayıplara Uyum Süreci: Yas

Hüzün veya acıların hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğu dilimize pelesenktir. Yaşamın döngüsünde, kayıplara çarpan bireylerin akışa uyum sağlamaları ve kontrolde hissetmeleri ise psikolojik direnç/sağlamlık geliştirmemiz ile mümkündür. Nitekim yas süreci kayıplar yaşayanların içine döndüğü, kendini yeniden düzenleme imkânı bulduğu, doğal olarak yaşandığında kayıpların kabul edilerek uyumun gerçekleştiği evreler takip eder (Kubler-Ross ve Kessler, 2014). Koronavirüsün hayatımıza girişiyle Kessler’in (2019) aşamalarla tanımladığı yas sürecinin her aşamasını çocuklarımız başta olmak üzere hepimiz yaşıyoruz. Herkesin aynı sırada her aşamasını yaşamadığı; ancak kolektif düzeyde tecrübe ettiğimiz bu aşamaların ifadelerini dile getirecek olduğumuzda;

İnkâr aşamasında: “Bana bir şey olmadı, olmaz”, “Abartılacak bir şey yok”

Öfke aşamasında: “Yeter ama, hiçbir şey eskisi gibi değil, sıkıldım, tıkıldık kaldık evde”, “Maske takmadan neden dolaşıyor ki!”

Pazarlık aşamasında: “Ellerimi yeterince yıkıyorum, kolonya hatta dezenfektan kullanıyorum, sosyal mesafeyi de korursam bana bir şey olmaz”

Depresyon/Hüzün aşamasında: “Artık yoruldum, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, sonunu göremiyorum”

Kabullenme aşamasında: “Herkes bir şekilde hayatına devam ediyor, etmeli de. Ben nereden nasıl başlamalıyım… ” gibi çevremizde duyduğumuz günlük ifadelerde karşılık bulmaktadır.

Yaşadığımız kayıplara uyumu, yani yasa karşı kontrolü görece ele geçirdiğimiz aşama kabullenme süreciyle gerçekleşir. Kessler (2019), zamanla kişilerin kabullenmeyi takiben bir mana arayışı içerisine girdiğini teorize etmiştir.  Nitekim kişinin kaybın ardından yaşadığı yeniden uyumlanma süreci, gelişimsel olarak onu başladığı yerin daha farklı bir noktasına döndürür. Kişi artık eski “ben” değildir. Yeni bir yöne yahut hayat amacını gerçekleştirmek üzere yeni yollara, metotlara ihtiyacı vardır. Kesller’in yasın son aşaması olarak kaydettiği huzurlu kapanış, kanaatimizce varoluşa yüklenen yeni bir anlam ve mana arayışına başlangıçtır.

Hayat belki de bu bağlamda, gelişim ilkelerine de uygun olarak, iniş çıkışları, var olanın büyüyebilmesi için metaforik düzeyde çatırdamasını da gerektirir. Tüm bu kaygı, gerginlik, çaresizlik, anlamsızlık duyguları içinde zaman zaman gülümsediğimiz ve heyecanlandığımız anlar da olmaktadır ve olacaktır. Duyguların temel niteliklerinden biri, kabule karşı geçici tabiatlarıdır. Normalleşme bile, “yeni” veya “eski”, kişiler hayatına devam edecektir, etmektedir de. Diğer birçok sorun alanında olduğu gibi pademi sonrasına nasıl devam edeceklerinin en temel habercisi pandemi sürecine nasıl devam ettiklerinde ayandır. İmkânların rahatlaması, stresörlerin azalması ile kabullenme ve mana arayışı evreleri – kişilerin bireysel motivasyonları, sağlıklı baş etme stratejileri, psikolojik sağlamlıkları, öz-saygıları gibi koruyucu parametreler üzerinden şekillenecektir.

Kriz ve Afet Dönemlerinde Psikolojik Dirençlilik Geliştirmek

Kişi, organizmayı tehdit edecek yoğunlukta bir kriz durumuna maruz kaldığında (afet, savaş vb.) limbik beyni çevreden öğrendiği şekliyle savaş veya kaç mesajı üzere hareket alır (Karpman, 2004). Zamanla şemaların oluşması ve otomatik düşünce kalıplarının nüksetmesi ile kişi yaşam öyküsünü en temel formda mağduriyet (kurban edilme) veya direnç geliştirme üzere kurar. Kontrol ihtiyacı kendilik alanı üzerinden kısıtlanan kişi yaşadığı yoğun çaresizlik içerisinde zaman zaman direncini koruyamayıp mağduriyet hissine kapılabilir. Nitekim kişinin zaman zaman yenik hissetmesi, kaçınılmazdır, dolayısıyla hayat akışı içerisinde normaldir. Burada üzerinde durulması gereken ayrım, hangi rolün üzerimize yapıştığı, hayatımızı kontrol eden dominant tema olduğundadır. Bu baş etme şekli, en nihayetinde yaşam kalitemizi doğrudan belirleyen bir güce dönüşmektedir (Erşahin, 2020). Ruhsal dirençlilik, kişinin hazırbulunuşluğu karşısında gelişen zor şartlara uyum sağlayabilme ve adapte olma becerisini kapsar. Metaforik olarak hacıyatmaza benzettiğimiz psikolojik direnci gelişmiş kişinin yaşamın akışında aldığı darbeler ile sarsılsa düşse de yeniden ayağa kalkma, eski haline dönebilme becerisi olarak betimlenebilir. Psikolojik dirençlilik; anlaşılacağı üzere zaman isteyen bir beceri setidir. Çocuklukta başlayan gelişim süreci yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde sergileyeceğimiz becerilerin temelini oluşturmaktadır. Çocukların psikolojik dirençlilik kapasitesini belirleyen önemli faktörler ise aile, ebeveynler, akranlar, okul ve toplumsal çevre ile kurulan güven ve paylaşım merkezli karşılıklı ilişkilerde kendini gösterir. 

Bunların yanı sıra psikolojik dirençlilik, iç içe geçmiş birçok özelliği bir arada bulunduran da bir yapıdır. Garmezy (1991) bu kavramı, kişinin zorluklar karşısında kendisini toparlama ve kriz durumlarının üstesinden gelme becerisi olarak da tanımlamaktadır. Bu beceriyi temelde üç başlıkta ele almak mümkündür. Birini diğerleri üzere dengeyi bulamaması kişiyi daima eksik, yetersiz hissettirme tehlikesi taşır. İlki, bireysel koruyucu faktörler olarak sayabileceğimiz özgüven, gelişmiş benlik saygısı, öz-şefkat, iyimserlik, sağlıklı olma hali, akademik başarı, etkili sorun çözme becerileri ve en nihayet yaşam amacının olmasıdır.  Çevresel koruyucu faktörler de bu çatı altında değerlendirildiğinde; temel bakım figürleri ile olumlu bağlanma, destekleyici aile içi ve sosyal ilişkiler ve ilgi alanlarına sahip olma bu parametreler arasında sayılabilir. İkinci ayak yaşanılan travmatik olayların üstesinden gelebilmek üzere iç ve dış koruyucu faktörlerin devreye girmesi ve sonuca yönelik işlerlik göstermesini içerir. Son ayak ise kendini gerçekleştirme kapasitesinin sonucu olarak olumsuz tecrübe ile mücadele etmek ve bunun sonucunda gelişme göstermek üzere büyümeyi karakterize eder (Richardson, 2002).

Uyum sağlama

Kriz ve afet durumlarında ruh sağlığını tehdit edebilecek faktörlere karşı bireyin ilk etapta yeni şartlara ve kısıtlılık haline uyum sağlaması beklenir. İnsan organizmasının, izin verildiğinde uyum kabiliyeti oldukça yüksektir. Örneğin, yapılan bir araştırma karantinaya alınan bir grup profesyonelin yaşam standartları oldukça kısıtlı bir alana fiziksel adaptasyonlarının 10 gün içerisinde uyum sağladığını göstermiştir (Smith, Barrett, ve Sandal, 2018). Bu bilinç ve bakış açısında esneklik, organizmaya bir başlangıç noktası verir ve bu başlangıç noktası bireyin nihayet bir gün normalleşecek olan duruma doğru ilerlemesini kolaylaştırır. Rutin oluşturmak, uyumun yeninden sağlanması için ilk adımdır olarak değerlendirilebilir (Brooks vd., 2020). Kriz halinin yarattığı dengesizlik ve belirsizliğin üzerindeki etkisi dış dünyadaki kontrolün kaybı ile ilişkilidir.  Dışarıda kaybolan rutinin ve dengenin, kişinin iç dünyası ve nispeten kontrolü hala elinde tuttuğu kendilik alanı olan evi veya ailesi gibi alanlarda kontrollü hissedeceği düzen ve ritim alanları oluşturmasına bağlıdır. Bu adım, istikrarla tekrara düştüğünde denge yeniden tesis edilmiş olur. Bir günün yaşanmasında tutarlı bir yapı oluşturmak, iş veya çalışma saatlerini ayrıştırmak gibi sınırlar kontrol duygumuzu besler ve organizmaya güven alanı yaratır.

 

Problem Odaklı Başetme

Problem odaklı başa etme, stresli durumu veya stresin kaynağını değiştirmeyi amaçlayan bir tür başa çıkma türüdür.  Kişinin strese sebep olan tehditle davranışsal olarak ilgilenmesi ya da mücadele etmesini içerir. Buna karşın duygu odaklı başa çıkma ise stres sebebi olan durumun kendisini değiştirmek yerine o duruma dair duygusal hali hafifletmeyi veya duyguları yönetmeyi amaçlar. İnsanlar stres sebebi olan durumu değiştiremeyeceğini düşünerek mevcut duruma katlanması gerektiğini düşündüğü zaman daha çok bu stratejiyi kullanır. Kriz ve afet dönemleri hakkında yapılan birçok araştırma, insanların strese karşı verdikleri tepkileri duygu odaklı olmak yerine problem odaklı yönettiklerinde; psikolojik uyum, travma sonrası büyüme, yaşam doyumunda artış, ruh sağlığını koruma konularında daha başarılı oldukları görülmektedir (Ersahin, 2020; Prati ve Pietrantoni, 2009). İzolasyon maruz kalanlarla yapılan yakın tarihli araştırmalar bireylerin duygularını kabul edip her türlü olumlu geri bildirime cevap vermelerinin önemli faydalar sağladığını ortaya çıkarmıştır (Smith, Kinnafick, ve Saunders, 2017). İnsanların kriz anlarında duygusallıktan olabildiğince uzaklaşmaları için rasyonel düşünmeleri ve risk analizi yapmalarının önerilmektedir. Bu tür bir çaba bireye perspektif kazandırırken, belirsizlikler üzerinden kendilerini kontrolsüz hissetmelerinin de önüne geçecektir. Burada önemini vurgulamamız gereken bir diğer husus geleceği düşünmekten daha çok bugünde kalma çabasının kaygı ve korkuyu azaltmasıdır. Yapılacak işleri veya karşılaşılacak güçlükleri aşama aşama düzenlemek ve tamamlanacak parçalara ayırmak önemlidir. Bu düzenlemenin çocuklarla nasıl başarılabileceği devam eden ayrı bir başlık altında değerlendirilmektedir.

 

Motivasyon ve Anlam Arayışı

Hayatın zorlu şartların altında insanların zaman zaman depresif, kederli, çökmüş bir ruh hali ve motivasyon eksikliği yaşamaları kaçınılmazdır. Böylesi zamanlarda kişiye hayatta olduğunu hatırlatacak adımlar atması, hayatiyetini hissettirecek çabalar göstermesi, bireyin öz-yeterlilik algısını ve güçlüklerle baş etmesini kolaylaştırır (Thomsen, 2015). Kessler’den (2019) de hatırlayacağımız gibi, sağlıklı bir uyumlu için kriz anlarında geleceğe yönelik amaç ve anlam arayışı içinde olmak kaybın yönetilmesinde hayatiyet taşır. Kayıpların ardından yavaşlayan hayatımızı yeniden hissetmek ve motive olmak için bir yön duygusuna ihtiyacımız vardır. Bu anlam ve yön arayışı, kişinin kendini geliştirmek istediği ve daha önce bir türlü fırsat bulamadığı bir eğitim, okunmayı bekleyen kitaplar veya ailevi ilişkileri geliştirilme imkân olabileceği gibi öz-bakım için bir farkındalık veya hayattaki önceliklerin değerlendirilmesi için fırsat demektir. Böylesi bir anlamlı yönelme bireyin belirsizlik duygusuna iyi gelebileceği gibi, varoluşun amaca yönelik doğasına uygun adımlar atmayı, yeni hedefler belirlemeyi de kolaylaştırır.

İnsanların bulundukları duygu karmaşası içerisinde düşünceleri ve kendileri ile yüzleşmelerini kolaylaştıran en önemli yöntemlerden bir diğeri de günlük tutmaktır. Kriz zamanlarında insanların belirli bir hedef veya amaç bulması bunlardan bir anlam çıkarması zorlaşabilir hatta bazı duygu ve düşünce örüntülerinin beyne ve bedene hapsedilmesi somatizasyona (örn. kronik ağrı, göz seğirmesi) ve bilişsel işlev kayıplarına bile neden olabilir.  Bu noktada günlük tutmak kişinin duygu, düşünce ve yaşam deneyimlerini bir çeşit öz-düzenlemeye tabi tutmasına imkân da sağlar. Hatta düzenli terapötik günlük tutan kişiler ile yapılan araştırmalar stres seviyesinde düşüş, bağışıklığın güçlenmesi, dikkati toplamada artış gibi gelişmelerin olduğuna işaret etmektedir (Smyth, 1998). Bilhassa ebeveynlerini daha fazla kaygılandırmamak, üzmemek, duygularını ifade edememek ile baş etmek durumunda hisseden çocuklar için günlük tutmak ifadelerinin kaybolmadığı bir dost edinmek kadar terapötik olmaktadır.

 

Aidiyet ve Bağlantıları Düzenleme

En temel düzeyde temel bakım veren figürlere bağlanma ile başlayan bu varoluşsal ihtiyaç, bizi doğum öncesi süreç dâhil bireysel ve sosyal kimlik kazanmaya hazırlar. İlişkilerin bireyin otonomisini bazen arka planda bırakabildiği bizim gibi toplumlarda; ilişkiler üzerinden anlam oluşturmak, toplumun tek başına bireyden önemli olduğu bilinci bir çeşit varoluş halidir. Gelişimsel olarak çocuklar ve yaşlılar bağlantıya daha çok ihtiyaç duyarlar.  Kriz ve afet dönemlerinde hayatımıza, evimize, iç dünyamıza kimleri dâhil edeceğimiz bu nedenle önem kazanmaktadır. Çocuklarımızı kimlere maruz bıraktığımız veya muhatap ettiğimiz sınırlar grileşmiş olabilir.  Bireyin, kimlerle hangi durumlarda hangi koşullarda temas kuracağı ve dış dünyanın ne oranda eve gireceğinin belirlediği bir düzen oluşturulması önemlidir. Nitekim bu sınır, sosyal medyanın veya diğer medya kanallarının da beyninize, evinize kontrollü ve sınırlı girmesini gerektirir. Aksi takdirde krize dair bilgi bombardımanına maruz kalarak kontrol duygusunun kaybedilmesine ve çaresizliğe sürükleyebilir.  Buraya kadar kriz ve afet dönemlerinde bilhassa çocukların aynasındaki yetişkin bireyin psikolojik dünyasını ele aldık. İlişkiselliği konuştuğumuz bu ayrımda yetişkinlerin çocuklarla ilişkisine eğileceğiz.

 

Çocukların Psikolojik Direncini Geliştirmek

Kriz ve afet dönemlerinde çocukların psikolojik dirençliliğini geliştirmek zaman isteyen ve birbiri ile ilişkili sistemler olan aile, ebeveynler, akranlar, okul ve toplumsal çevreyi hesaba katmayı gerektiren düzenli, sistematik bir çaba ister.  Kriz, pandemi veya diğer güçlükler karşısında çocukların ruhsal dirençlerini geliştirmek için altı temel gelişim alanından bahsedilebilir (Daniel ve Wassell, 2002). Çocuklar için koruyucu faktörler olarak nitelendirebileceğimiz bu beceri alanlarında güçlenen çocukların bu yaşam becerilerini ileriki yaşam dönemlerinde kullanarak daha dirençli bireyler olmaları ön görülmektedir.

Güvenli ve Sağlam bir Zeminin oluşturulmasıylaçocukların, temel bakım veren en az bir figür ile güvenli bağ kurması ihtiyacı karşılık bulur.  Her çocuk bu süreçte şefkat, olumlu fiziksel temas ve somut sevgi ifadeleri ile desteklenmelidir. Ancak bakımın şekli çocuğun bireysel ihtiyaçları ile uyumlu, bir başka deyişle ailede her bir çocuğa özgü olmalıdır. Böylelikle çocukların, benlik değerleri gelişir, ayrışır ve kendilik değerleri üzerinden sevilmeye layık olduklarını hissederler.

Eğitim; her türlü öğrenme, iletişim veya oyun tecrübesine doğal ifadelerle entegre edildiğinde  çocuklarda zihinsel yetenek ve davranışsal olgunluğun gelişmesine zemin oluşturur. Bir çocuğun, anomali geliştirmediği durumlarda yeni doğan bebek beyin hücreleri (yaklaşık 100 milyar adet) arası bağ kurma serüveni bakım veren aile veya yakın temas halindeki bireyler ile kurdukları heyecan, eğlence ve olağan huzur hallerinde maksimize olur. Bu durum gelişimsel görevler başarması gereken çocuğun fiziksel, sosyal, manevi, ruhsal ve bilişsel iyilik halinin de hazırbulunuşluğunu tamamlayıp organizmayı yeni öğrenmelere açık hale getirmesinde karşılık bulur (Akdağ, 2015). Güvenli bağ kurmak için gerekenlerin yanı sıra; çocuğun öğrenme ortamlarının kendini ve etrafını keşfedecek nitelikte olması, başarabileceği görev ve sorumluluklar verilmesi, oyun ve eğitim faaliyetleri ile desteklenmesi bu dönemde beynin krizle gelişen yeni şartlarına uyum göstermesi için hayati önem arz eder.

Arkadaşlık, her dönemde olduğu gibi, pandemi dönemlerinde de sosyal benliğin gelişmesi ve ergenliğe geçişte başarılması gereken kimlik gelişimi için belirleyici olabilir.  Arkadaşlarla güvenli bağ; çocukta özdeşim kurma, sosyal öğrenme, paylaşma, yaratıcılık gibi çocuğu yetişkinliğe taşıyacak mekanizmaların altyapısını oluşturur. Bilhassa pandemi dönemlerinde çocukların duygu ve zihin dünyalarını paylaşabilmeleri ve süreci normalize edebilmeleri için iyi planlanmış çevrimiçi buluşmalar aileler üzerindeki baskıyı azaltacaktır. Bu buluşmalarda çocukların beraber proje hazırlamaları, resim veya müzik yapmaları (enstrüman veya ses), vb aktiviteler geliştirilebilir.

Yetenek ve İlgi Alanlarının geliştirilmesi çocuğun benlik değeri ve saygısı için pandemi bir yana hayatın doğal akışında krizlere karşı dirençliliğin ana unsurlarındandır. Kendilik algısı gelişmiş, yeteneklerine uygun gelişim fırsatları sunulmuş; koşulsuz sevildiğini hisseden ve başaracağına inanan çocuklar ilgi alanlarını bilir, yeteneklerini tanır ve kararlarını gerçekçi verirler. Pandemi döneminde, çocuğu merkeze alan bir tutum geliştirmek ve onların dünyasına girerek onları, onların gözünden keşfetmemize imkân tanır. Çocukların yetenek ve ilgi alanlarında kendilerini yeterlik ve başarılı bulmaları için basit, aşamaları net olarak açıklanmış yaratıcı faaliyetler yapmak çocuklara gerçekçi bir başarı duygusu kazandırılabilir.

Değerler bireylerin kendilerine ve dış dünyaya yönelik tutumlarını belirleyen, çocukluk döneminde, aileden ve yaşadığı toplumun kültüründen aldığı kodlardır. Pandemi dönemlerinde ortaya çıkan yardımlaşma, empati, çevre ve doğa bilinci, sorumluluk gibi değerleri çocuklara somut ve soyut örnekler vererek ve gerekirse oyunlar ile birlikte sunmak çocukların dirençlerini geliştirecektir.

Sosyal yetkinlikler, çocukların psikolojik dirençlerinin gelişmesini sağlayan temel faktörler olan benlik algılarının oluşması, özerklik duygularının gelişmesi, duygu düzenleme becerilerinin kazanılması ve mizaçlarına uygun bir mizah anlayışı geliştirebilmeleridir. Dolayısıyla aile bireylerinin hem çocuk ile hem birbirleri ile ve hem de diğer sosyal ilişkilerindeki tutum, değer ve davranış örüntüleri çocuğun geliştirdiği sosyal yetkinliklere temel oluşturur.

Bitirirken

Şüphesiz pandemi süreci, yediden yetmişe tüm dünya insanın ezberini bozmuş; birçok krize karşı karşıya kalmamıza sebep oluşturmuştur. Bahsini geçirdiğimiz tüm kavram ve kurumların ötesinde; Türkiye gerçeğinde ailelerin çocuklarının geleceğine yönelik baskın eğitim-öğretim kaygısı ve ilişkili geride-kalmışlık duygusu göz ardı edilemez. Ebeveynlerin bu ayrımda eğitim politikaları ile ilişkilerini ve çocuklarıyla ilişkilerine bu durumun nasıl yansıdığını fark etmeleri önem arz etmektedir. Dün gibi bugün de, sağlığı ve başarıyı; aynı ana-babanın çocuğun hayatında olup-olmamasından öte kendi aralarındaki ilişki, bu ilişkinin çocuklara tesiri, ve birebirde çocuklarla kurdukları ilişkinin niteliğinde aramamız gerektiği gibi; çocuğun eğitimle kurduğu ilişkiyi düzenleme gerekliliği vazgeçilmez bir ihtiyaç haline gelmiştir. Nitekim, çocuğun öğrenme, problem çözme, kurallara uyma, sosyal ilişkiler geliştirme gibi eğitim-öğretim ortamlarında kazanmasını beklediğimiz becerilerin; ancak bu olgularla kurduğu ilişkileri benlik değerini destekleyici, keyif ve heyecanla etkileşime gireceği yöntemlerle desteklediğimizde önemli imkanlar sağlayacağı kanaati oluşmaktadır. Bu sürece ilk adım ise, çocukların dünyasında vakit geçirmeyi değil orayı duyumsamayı ve hatta parçası olmayı gerektirir. Çocuğun düşünme, organize olma, duyumsama şeklinin en doğru tespit edileceği üs ise, yine çocuklardadır.

Kaynaklar

Aguirre, B. E., Torres, M. R., Gill, K. B., ve Hotchkiss, H. L. (2011). Normative collective behaviour in the Station building fire. Social Science Quarterly, 92, 100-118. doi: 10.1111/j.1540-6237.2011.00759.x

Akdağ, F. (2015). Çocukta beyin gelişimi ve erken müdahale. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 1, 97-100.

Auf der Heide, E. (2004). Common misconceptions about disasters: panic, the “disaster syndrome,” and looting. In: O’Leary M (Eds.), The First 72 Hours: A Community Approach to Disaster Preparedness, pp. 340-80.Lincoln, NE: iUniverse Publishing.

Bonanno, G. (2008). Grief, trauma and resilience. Grief Matters: The Australian Journal of Grief and Bereavement. 11, 11-17.

Brooks, S. K., Webster, R. K., Smith, L. E. et al. (2020). The psychological impact of quarantine and how to reduce it: rapid review of the evidence. Lancet, 395, 912-920.

Daniel, B. ve Wassell, S. (2002). The Early Years: Assessing and Promoting Resilience in Vulnerable Children 1. Jessica Kingsley Publishers

Drury, J., Cocking, C., ve Reicher, S. (2009). Everyone for themselves? a comparative study of crowd solidarity among emergency survivors. British Journal of Social Psychology, 48, 487-506. doi: 10.1348/014466608X357893

Ersahin, Z. (2020). Post-traumatic growth among Syrian refugees in Turkey: The role of coping strategies and religiosity. Current Psychology, https://doi.org/10.1007/s12144-020-00763-8

Ersahin, Z. (2020). Kriz ve afet dönemlerine psikolojik bakış. E. Okumuş (Ed.), KÜRESEL SALGINLARA FARKLI BAKIŞLAR-Psikolojik, Sosyolojik, Dinî, Kültürel, Tarihî, Hukuki ve Siyasi Analizler- (407- 451. ss.)  EskiYeni Yayınları.

Fischer III, H. W. (2008, eds). Response to disaster: Fact versus fiction and its perpetuation: The sociology of disaster. Lanham, MD: University Press of America.

Garmezy, N. (1991). Resilience and vulnerability to adverse developmental outcomes associated with poverty. American Behavioral Scientist, 34, 416-430.

Kessler, D. (2019). Finding meaning: The sixth stage of grief. New York: Scribner.

Kubler-Ross, E., & Kessler, D. (2014). On grief and grieving. New York: Scribner

Kuzgun, Y. (1972). Kendini gerçekleştirme. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Dergisi, 10(1), 162-178.

McDougall, W. (1920). The group mind. New York, NY: G.P. Putnam’s Sons.

Pargament, K. I., Harold, G. K., & Lisa, M. P. (2000). The many methods of religious coping: development and initial validation of the RCOPE, Journal of Clinical Psychology, 56, 519-543.

Prati, G., ve Pietrantoni, L. (2009). Optimism, social support, and coping strategies as factors contributing to posttraumatic growth: A meta-analysis. Journal of Loss and Trauma, 14(5), 364-388. https://doi.org/10.1080/15325020902724271.

Prati, G., Catufi, V., ve Pietrantoni, L. (2012) Emotional and behavioural reactions to tremors of the Umbria-Marche earthquake. Disasters, 36, 439-451. doi: 10.1111/j.1467-7717.2011.01264.x

Richardson, G. E. (2002). The metatheory of resilience and resiliency. Journal of Clinical Psychology, 58, 307-321. doi:10.1002/jclp.10020

Smith, N., Barrett, E., ve Sandal, G. M. (2018). Monitoring daily events, coping strategies, and emotion during a desert expedition in the Middle East. Stress and Health, 34(4), 534-544.

Smith, N., Keatley, D., Sandal, G. M., Kjaergaard, A., Stoten, O., Facer-Childs, J., ve Barrett, E. C. (2019). Relations between daily events, Coping strategies and health during a British Army Ski Expedition across Antarctica. Environment and Behavior, 0013916519886367.

Smith, N., Kinnafick, F., ve Saunders, B. (2017). Coping strategies used during an extreme Antarctic expedition. Journal of Human Performance in Extreme Environments, 13(1), 1.

Smyth, J. M. (1998). Written emotional expression: effect sizes, outcome types, and moderating variables. Journal of Consulting and Clinical Psychology,66(1), 174-184.

Thomsen, M. K. (2017). Citizen coproduction: The ınfluence of self-efficacy perception and knowledge of how to coproduce. The American Review of Public Administration, 47(3), 340-353. https://doi.org/10.1177/0275074015611744

Zehra ERŞAHİN1  

1 Dr. Öğr. Üyesi., Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, Psikoloji Bölümü Ankara/Türkiye

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir