Kadınlık Halleri

 Kadınlık Halleri

Ekran, başka hayatları bir turist bakışıyla incelememize yarayan bir yüzey. Değer yargılarımızı, kültürel kodlarımızı, diğer zamanlara ve coğrafyalara transfer ederek, onlarla ölçüp biçiyoruz hayatlarını insanların. Bugünkü kentli, modern yaşam tarzımızdan bakıldığında anakronik ve adalete mugayir gördüğümüz böyle bir kabul, insanlığın binlerce yılını gölgesinde barındırmış. “Ahlak”ın ve “ihtiyaç”ın tanımları ile “insan”ın tanımı kavram dünyasında dönüşüme uğramadan, gündelik yaşamdaki yansımalarının da dönüşüme uğraması mümkün olmuyor. Bir kadının eğitim ihtiyacının gerekçelendirilmesi, modern teorilerde herhangi bir insan tekinin duyduğu ihtiyaç nedeninden ayrı tutulamaz artık. Zira, modern öncesi batı toplumlarının zihin halitasının kadın-erkek ayrımına ilişkin ontolojik dikotomisi bugün artık arkaik bir malumat olmaktan öte kabul görmüyor.

Oysa bir zamanların toplumlarında ve bugün dahi henüz kentleşme – çalışma ekonomisi transferini gerçekleştirmemiş toplumlarda katmanlaşmayı içselleştirmiş bir yaşam hüküm sürmekteydi-sürüyor. Katmanlaşmış toplumlarda kişinin kadın olarak doğması, köle olarak doğmasından daha kesin bir yargıyı içerir. Bir kölenin özgürleşme imkânı saklıyken, bir kadın ömrünü bir efendiye tabi bir kadın olarak tamamlayacaktır. Bu tür toplumlarda ahlaki görenekler (Sittlichkeit- moral customs) hem somut hem de soyut normları inşa eder ve sürdürür. En yüksek, asil ve yüce erdemler -cesaret, bilgelik, itidal ve adalet gibi kardinal erdemler- toplumun en yüksek katmanındaki hür erkekler için iken, toplumun en alt katmanı olan kölelerin ve kadınların payına düşen ahlaki görenekler ise denî ve üst değerlerin berraklığını bulandıran, yine de onların tabi olmalarının zorunlu görüldüğü itaat, sadakat, feragat vb değerlerdi.  Bu, o kadar böyle idi ki Yaratan karşısında özgür erkekler ilahi buyrukların doğrudan muhatabı iken, köleler ve kadınlar efendilerinin istençlerine tabi olarak bu buyrukların nesnesi olmaktan ileri geçemezlerdi.

İnsandışılaştırılmış bir araç türü olarak kadının eğitim hakkı da elbette ki yalnızca işlevsel alanlarla sınırlıydı. Bulunduğu sınıfın kıstaslarınca, iyi bir eş ve iyi bir anne olmanın gerekleri ne ise, kadınlar da toplumlarının doğal dokusu içinde diğer kadınlar tarafından bu alanlarda eğitilmekten mahrum bırakılmadılar. İlk değişimlerin, kadınların ontolojik farklılıklarına dair bu anlayışın dönüşümünden kaynaklanmadığını anlamak önemlidir. Değişimi getiren, kadının işlev sahasının esnemesiydi.

Bugün genel kabul gören kuram, Endüstri Devriminin ucuz insan işgücüne duyduğu ihtiyacın, bir düzleştirme harekâtı ile kadın ve erkeği aynı paydada insandışılaştırarak, onlara eşitliğin yolunu açtığı yönündedir. Sadece kadın-erkek eşitliği olarak değil, herkesin eşit şekilde eğitimden faydalanma hakkına dair bir atılımdı söz konusu olan. Çalışanların iş proseslerini anlayıp, aktarabilecek kadar eğitilmiş olmaları, sermaye sahiplerinin yatırımlarını koruyup büyütebilmeleri için elzemdi.

Bu görüş, genel manada doğru olmakla birlikte, kadının eğitim hakkı alanındaki büyük dönüşümün çok daha öncesinde başladığı görülmektedir. Henüz Ortaçağda rahibelerin eğitiminde ve takip eden birkaç yüzyılda küçük hanımlara özel adabı muaşeret okulları ile mürebbiye okullarında kadınlar, anne ve ev kadını olarak gündelik işlevleri esnasında çok da gereksinim duymayacağı bir takım farklı alanlarda eğitim almaya başlamışlardı. Bu tür bir eğitim, maksadını fazlasıyla aşan ardçıl gerilimler doğurmuştur. Çatlak seslerin ahlaki görenekleri sorguladığı vâkıalar hâlâ münferit olsa da, kıyıda köşede farklı değerlerle yaşamını sürdüren kadınların sayısında bariz bir değişimin gerçekleştiği açıktır.

İstisnalar her coğrafyada ve her zamanda vardı, babası, eşi yahut bilge dostları tarafından fark edilerek özel ihtimam gösterilmiş yüksek eğitimli zeki kadınlar kendilerine ait bir korunaklı alanda entelektüel açıdan çiçeklenip meyve verme imtiyazına sahip olmuşlardı bazı durumlarda. Ancak, hamilerinin koruması olmadığında bu kadınların müstesna sosyal konumları göreneğin ve kara kalabalıkların ellerine düşüyordu. Toplum, norm dışı böyle kadınlara her dönemde hoşnutsuzlukla bile olsa, yalnızca erkeğin bir protezi olarak onun amacına hizmet ve itaat ettiği müddetçe göz yummuştu.

Bu sebeple, değişimin, sadece kadının aldığı eğitimin türü ve yekûnundaki bir müfredat farklılaşmasından kaynaklanmadığını söyleyebiliriz, toplumun kadına yüklediği misyon da değişmekteydi. O halen bir alet olarak değerlendirilse dahi, farklı bir kullanım alanı keşfedilmişti. Bu keşif bir başkasının -çocuğun- keşfinin süreğiydi.  Ve çocuğun keşfi, bir tarafı kadının insanlığının öteki tarafı “Ulus”un keşfine uzanan bir dizi fay kırığının tetikleyicisi oldu.

 “Kutsal Anne” tüm inançlarda ve tarihin her sahnesinde karşımıza çıkan ve tekrarlayan bir motif olmasına karşın, aydınlanmacı zihin, ulusun inşası için bu motifi yeniden yarattı. Arketipler, deprem enkazlarının altında kalsalar da asla ölmezler. Son dirilişinde, kutsal anne’nin techiz edildiği metanet, feragat ve iffet bileşenlerine ayrıca bilgelik ve feraset de eklendiğinde kadının, eğitim ihtiyaçları da artık değişir. Ve bu yeni eğitim, kadının yâderk menşeli ahlaki göreneklerindeki hiyerarşiyi altüst etmekte gecikmez. Afgan köylüsünü kaygılandıran kehanet, bir mukadderattır. Bilmek, özerk bir ahlâkı öncüler.

Anlaşılması gereken bahis şudur ki, kadın eğitimine ilişkin toplumsal kabuller yukarıdan aşağıya basit bir zihin dönüşümü ile gerçekleştirilemez. Cumhuriyet döneminde eğitim ve kadın haklarında yapılan devrimler, geniş tabanlı bir yankıyı ancak 80’li yıllardan sonra kapitalizm ve kentleşmenin kök tutabildiği bir ortamda bulabilmiştir. 

İstatistikler, erkek-kadın okuryazarlığındaki farkın, yaş düştükçe kapandığını gösteriyor. Ülkemizde, zorunlu eğitim süresinin lise düzeyine çıkarılması ile önümüzdeki yıllarda büyük oranda durumun eşitleneceğine dair ümit beslemek mümkün. Lisans düzeyinde eğitim farkının ise biraz daha uzun vadede daralacağını öngörebiliriz. Bu öngörüdeki tek faktör, cinsler arası hak eşitliğine dair bilincin gelişmesi değil; bilakis bunun belki de en küçük pay sahibi etken olması mümkün. Temel sâikler, başkaca sosyolojik faktörler; köyden kente göç, iş türevlerinin mal üretiminden hizmet üretimine dönüşümü, talep edilen çalışan profil niteliklerinin değişimi, yeni iş tanımlarının hızla işgücü piyasasına girişi vb. eğitimin örgünleşmesi ve eşitlikçi bir yapıya bürünmesinin, en başından itibaren nitelikli işgücü ihtiyacıyla mütenasip olduğu hususunu gözden yitirmemek gerekiyor. Daha çok sayıda cinsiyet özelliklerinden arındırılmış hatta kadınsı özelliklerin (empati, sabır, organizasyon yeteneği vs) tercihe şayan olduğu bir iş gücü talebi, buna yönelik eğitim eğilimini de hızlandıracaktır.

Ancak, sorun sosyolojiye tevdi edilerek çözüme kavuşturulmaktan çok uzaktır. Son elli yılda hızı artan birkaç yüzyıllık bu zihniyet dönüşümü, kolektif bilince işlemiş olan “kadının asli sorumlulukları” aksını yerinden kıpırdatmamıştır. Tüm toplumsal yaşam ve çekirdek ailenin korunumuna dair pratikler, kadının ev hanımı-anne kimliğini muhafaza etmeye devam ediyor. Bunun, ülkemize münhasır bir algı olduğunu söylemek de mümkün görünmüyor üstelik. Kadınların, görece daha iyi pozisyonlarda istihdam edildiği ve işgücü piyasasına daha eşitlikçi katılıma sahip ülkelerde de, ev düzeni ve çocuk bakımı konusunda asli sorumluluğunun kadınlara ait olduğu gözlemleniyor.

Bu durumun, geriye dönük tsunami dalgalarının dövdüğü kıyılar var. Genç yaşlarda ve daha alt pozisyonlarda kadın-erkek istihdamının eşitliğe yakın göründüğü alanlarda bile, yaş ve pozisyon yükseldikçe erkeklerin ezici bir oranda karar mercilerine yükseltildikleri görülüyor. Buradaki tek faktörün, güç ve iradenin eril doğasına ilişkin ön kabul olmadığına dikkat edilmesi gerekiyor. Tecrübe edildiği üzere bu tür kabulleri yıkan tek erk varsa, bu da paranın gücüdür. Dini inançlar bile toplumlardaki bu görenekleri binlerce yıl boyunca ıslah edememiş, bilakis onların kisvesine bürünmüşken, sermayenin gücü bir yüzyıl içerisinde tüm değerleri yeni bir sıra düzenine sokmuştur. Daha yüzeyde ve göz önünde bir sebeple erkekler, yönetici kadroları için tercih sebebidir: Kadınlar yaşla birlikte evliliğin ve sonrasında çocukların sorumluluklarını yüklendikçe hayatlarının odak noktası çalışma hayatı aleyhine ev içine kayarken, erkeklerin çok daha düzenli ve istikrarlı çalışma imkânları artmaktadır. Şahsi hayatlarının tüm organizasyonunu eşlerine devrederek, bu alana dair zamanı ve emeği serbest bırakmakla kalmıyor, bununla beraber toplum nezdinde onları daha güvenilir kılan “pater familias”/ “aile babası” payesi ile onurlandırılıyorlar. Ergin sayılma yaşının artık öngörülemediği postmodern toplumlarda evlilik, ölçülebilir tek erginleşme kriteridir erkek için. Buna mukabil erkeklerdekinin aksine işverene-amire dönük bağ, evlilikle beraber kadınlarda gevşemektedir. İş mevzuatında, münhasıran evlenen kadına tanınan işten ayrılma hakkına dair düzenlemelerin bu anlayışın bir yansıması olduğunu teslim edebiliriz. Bekâr kadın makbul bir çalışan iken, evli kadın aynı güveni telkin etmekten oldukça uzak görünmektedir. Bu ihtimal, sermayenin-iktidar odağının kabule yanaşmadığı bir risk olduğu sürece kadının eğitim hakkındaki eşitliğin, onun yaşamında, erkeğe eşdeğer bir fark yaratmasını beklemek çok gerçekçi bir hedef olmayacaktır.

Son dönem politikaları, bu yükü kadının sırtından bir oranda alarak toplumsal mekanizmalara dağıtma amacını gütse de (kreş yardımları, çocuğun bakım verenine yönelik ödenekler vs) söz konusu tedbirlerin büyük oranda kamu sektörüyle mahdut kalması ayrıca kadının halen daha ev içi-sosyal sorumluluklarının asli yükümlüsü olması sebebiyle tatmin edici bir değişimi yaratmak için yetersiz görünmekte. Bu düzenlemelerin bir başka tarafı ise, ailenin parçalanmasına hizmet ettiği yönündeki toplumsal tepkiyi köpürtmekte oluşlarıdır. Sorun, tüm büyük problemlerde olduğu gibi feda edilecek faydanın, toplumunki mi bireyinki mi (birey olarak kadınınki elbette, erkeğin faydası pazarlığa açık bir husus değil) olduğu noktasında düğümlenmekte. Tüm bu sorunlar, kadın ne kadar yüksek ve nitelikli bir eğitim almış olursa olsun onu zemine zincirlemektedir.

Peki, sorun adil bir çözüme kavuşturulmaktan bu kadar uzak görünüyor iken umudu tümden kesmek mi gerekiyor?

İnsanlara gemi yaptırmanın yolu onlara marangozluk öğretip görev ve programlar vermek değil, engin denizlerin özlemini aşılamaktır.” Antoine de Saint  Exupery

Tarihin ilginç bir alışkanlığı vardır. Büyük değişimleri, aktörlerinin haricinde, dışarıdan büyük travmalar doğurur. Sürecin içinden yapılmaya çalışılan müdahaleler, sorunu doğuran zeminin ve şartların bir türevi olmakla maluldür, bu yüzden de bir dolayım hareketinden başka bir şey değildirler. Tıpkı, kurduğumuz cümlelerin, konuştuğumuz dilin kurallarınca belirlenenden daha orijinal olamayacağı gibi. Dili dönüştüren şey, başka dillerden aldığı kelimeleri kendi tabiatına uyarlaması ve tercüme sayesinde edindiği yeni dil kuralları ve kullanım şekilleridir -ki bazıları bunları ‘yozlaşma’ olarak niteler.

İbni Haldun’un yüzyıllar öncesinden öngördüğü gibi, atalet, toplumları çürütür, çalkantılar ise doğum sancılarıdır. Postmodern dünya, tüm kuralların berhava olduğu ve yerine de henüz yenilerinin belirmediği bir kaygı çağıdır. Eski kurallar, güncel sorunlarımıza uygulandığında insanlığın temel değerlerine muhalif düşmekte, yenilerini hayal etmekten ise henüz biz uzağız.

Ama yaklaşmakta olana dair müphem emarelerin söylentileri çoğalıyor. “Yapay zekâ” deniliyor, “Genetik”, “Yenilenebilir enerji” fısıltıları ayyuka çıkmış durumda. İnsan, bir kez daha düzlenme harekâtına hazırlanıyor. Tür olarak, yeni gelişmelere karşı mevzilenmeye çalışıyoruz. Ama gelecek, gelecektir. Bu yeni gelecek, bir kez daha “insan”ın, “ahlak”ın ve “ihtiyaç”ın tanımlarını değiştirecek. Sürekli yeni kartları oyuna dahil etmekle kalmıyoruz, mevcut kartları ve kuralları değiştiriyoruz. Şimdiden öngörülebilecek şeyler sınırlı olsa da, hâlihazırda zaten çatırdamaya başlamış statik emek piyasalarının, edinilmiş diploma ve bilgiyle kesbedilmiş sayılan meslek tanımlarının az ileride tarihe karışacağını fark edebiliyoruz.

Bilgi, artık o kadar sık güncellenen, kevn-fesad çevriminin o kadar hızlandığı bir şey ki, onu sürekli tekrar tekrar üretmek ve özümsemek zorundayız. Çağımız, her an yaratılışta olmanın idrakine çok daha yakinen vardığımız, Çinli bilgenin şu meşhur bedduasındaki “tuhaf zamanlara erdiğimiz” bir çağ. Tüm bu anaforda, elimizi uzatabildiğimiz en kesin gelişme, bilgi teknolojilerinin kolay ulaşılabilirliği. Yeryüzünün çok istisnai bölgeleri dışında, bir insan istediği her alanda istediği eğitimi kolayca ve ücretsiz yahut karşılanabilir bedel mukabilinde, bir şekilde edinebilir. Üstelik standart eğitimin ömür tüketen kapatılma tecrübesine maruz kalmadan. O tür eğitimin de kendine has avantajları bulunuyor elbette –sosyalleşmek, yüz yüze insanlaşabilme imkânı, bilginin yanı sıra görgünün aktarımı vs- Ancak, bu kazanımları başka mecralardan edinebildiği takdirde (aynı zamanda çalışıyor da olabilir yahut aile, dost, alaka çevresi ile ilişkileri zaten yoğundur) kişi, eğitim için kullanacağı zamanı özelleştirebilmek imkânını haiz olacaktır. Bu eğitim platformlarının doğası gereği, yaş, cinsiyet, engellilik durumu vs çeşitli dezavantajları izale etmesi de bir başka tercih sebebi. Aslında tek kriter, insanın ne öğrenmek istediği, hayalinin- nihai amacının ne olduğudur. İnsanlığın, ama daha özelde de kadının karşı karşıya kalacağı en temel sorunsal burada belirmektedir. Kadın, hayal kurarken oto sansür uygulamaktan vareste midir?

İnsanın çocukluğu, derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlayınca biter.” diyor Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı isimli kitabında.

Bazı çocukluk biçimleri vardır, insanı hayran bırakır. Öylesine kendine özgüdür, göğe ve rüyaya bağlıdır ki, yetişkinlerin onlara uyum sağlamaktan başka o çocuk dünyasına sızma imkânı bulunmaz. O kadar renkli ve güzel olan diğerleri arasında bile uyumsuzlukları ve ışıltılarıyla hemen fark edilir bu “kaçık” çocuklar. Yaşadıkları dünya, burası ve şimdi değildir. Müphem bir gelecektir belki, kim bilir? Ama kız çocukları her zaman erkeklerden bir parça daha kaçıktır. En çabuk, kız çocuklarının rengi solar. Yetişkin bir kadın prototipine açık ara en uzak mesafede olanlar kız çocukları olduğu için, en aykırı olan onlardır, bu yüzen hep daha şiddetle ve aciliyetle hizaya itelenirler. Toplumsallaşmak, bir yandan bu çocukluk biçimlerini sağaltmaktır da çünkü. En hızlı şekilde dilden mahrum bırakılanlar, otoriter toplumların kız çocukları olur. Çare bulunmayacağını fark ettiklerinde dert söylemekten de geri çekilirler, büyürler.

Henüz cinsiyet farkının içselleştirilmediği, tüm seslerin işitileceği inancının güçlü olduğu çocukluğun cennet bahçesinde, hepsinin beklentileri, hayalleri ne kadar da çekincesiz seslendirilirdi oysa. Bunu -zaman içinde alçalıp kesilen kız çocuklarının seslerini- en iyi köy okullarındaki öğretmenler fark eder muhakkak… Yine de, istisnalar hep vardır, hep olmuştur. Bunda, toplumsal kabulü elinin tersiyle itecek kadar güçlü karaktere sahip çocukların payı olduğu kadar, o çocuğu gölgesinde -selim bir berzahta- ağırlayacak kadar geniş bir göğsü olan ebeveynlerin de payı vardır. Çocuğu temel direklerine kadar yıkan, aile değil, toplumdur. Toplum, herkese farklı çözülme metodları uygular. Kimini dilsiz bırakırken, kimilerini de bir komaya yatırır.

Toplumun herkes alanında, tüm insanlar işlevleri çerçevesinde eşdeğerdir, kimse “biricik” kabul edilmez. Sanılanın aksine toplumun asimetrisinde “birey” yer almaz, bilakis o, toplum kurgusunun yapıtaşıdır. Toplumun karşısında yer alan, bir entite olarak “kişi”dir. Kişi (zât/kendi), tüm rollerinden ve ârazlarından bağımsız olarak, dürülü bir evrendir. Bu evren, içine çimento dökülmediği sürece kımıldar, yoğrulur, değişir. Gökle arasına bir şemsiye açmayan insanlar, çocukluğun sesini de yitirmezler. Komanın ağır karanlık uykusunu uyumazlar, rüyalar tarafından emzirilirler. Fark yaratan insanlar bunlardır. Toplumlar bir yandan, düzenini berkitip idame ettiredursun, sayısız yıldızlar gibi, uzaklarda bir yerlerde kendi yörüngelerinde tutuşurken bizim karanlık göğümüzü aydınlatırlar.

Elbette ki, her bitki kendini besleyip büyütecek toprağını arar, kendi rüyasına doğru boy verebilmesi için buna ihtiyacı vardır. Toplumların, değer ve kavram dağarcıkları bu yüzden ıslah edilmek zorundadır, bu tür insanların kökünü zehirleyip kurutmalarına engel olmak için. Ama teslim edilmesi gereken bir vâkıa var ki; müstesna insanlar toplum sayesinde oluşmazlar, kendi dürülü evrenlerini korumak için ısrarla toplumu dışlayarak, onların içinden sadece seçip ayırdıkları birkaçıyla kendilerini emanete alarak yetişirler.

Bu sebepten, yasal düzenlemelerden, eğitim sistemlerinden, toplumsal pratiklerden beklentilerimizi, gerçekçi tutmakta fayda var. Sabır ve sebatla kotarılacak şeyler vardır, onlara emek verecek, duvarları yükseltecek sorumluluk ve inisiyatif sahibi bireyler toplumların vazgeçilmezidir. İşe yarar, başkalarının haklarına saygılı, eğitimli, başarılı insanlar, ideal vatandaşlar yetiştirmek için yasaları, uygulamaları, kavramları ıslah etmeye devam etmek çok önemli. Bu sebeple, adaletin gereği olmasının yanı sıra, temel haklardan faydalanmada herkesin fırsat eşitliğine sahip olması, bunun önündeki engellerin kaldırılması ve ihlal eden davranışların ağır müeyyidelere bağlanarak takip edilmesi, yönetimlerin en radikal yükümlülüğüdür. Ancak, bir otoritenin yapabileceğinin en çoğu da bu kadardır. Her sosyolojik ortam, kendi dinamiklerine uygun olarak, canlı bir organizma gibi aksiyon ve reaksiyon çerçevesinde değişir. İhtiyaçlar, arzular değişmeden, kavramlar, yargılar değişmez. Çok büyük rüyalar gören, teslim olmamakta direnen insanlar -kadın olsun, erkek olsun- çok büyük bedeller ödeyerek bile olsa zincir altında tutulamaz.

Tüm risklerine rağmen yeni çağın eşiğinde beliren, en aydınlık mıntıka, insanların seslerini duyurma haklarının dokunulamaz bir niteliğe büründüğü haberleşme teknolojileri ve sosyal platformlar. Sanal mecra, her araç gibi, mesajın içeriğine, niteliğine rengini verse de, mesajın verilme imkânı bahsinde sonsuz bir fırsat sunmakta. Tüm bu enformasyon izdihamı ve aynılaşma risklerine rağmen, kulak veren, işitecek birilerine ulaşmak her zamankinden çok daha fazla imkân dahilinde. Yeter ki bir rüyanız ve onu gerçekleştirmek için gayretiniz, cesaretiniz olsun.

Zübeyde Çakır – Kemal Sayar

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir