İbn-i Haldun Sosyolojisinde Erken Çocukluk Eğitiminin Esasları

 İbn-i Haldun Sosyolojisinde Erken Çocukluk Eğitiminin Esasları

Prof. Dr. Zülfü DEMİRTAŞ

Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi

Miladi on dördüncü yüzyılın en çok bilinen İslam alimi/düşünürü olduğu tartışma götürmeyen İbn-i Haldun (1332- 1406), İslami bilimlerden, tabii ve sosyal bilimlere kadar hemen her konuda önemli incelemeler yapmış ve özellikle tarih, ekonomi ve sosyoloji alanında kendine özgü düşünceleriyle kendi dönemi ve gelecek nesiller üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Mukaddime[1] adlı eserinde birçok bilimin temellerini atmış ve birçok bilimde de kendisine özgü görüşler ortaya koymuştur. Mukaddime’de üzerinde ciddiyetle durulan bilim alanlarından birisi de eğitimdir. Genelde eğitim, özelde ise erken çocukluk eğitimine yönelik olarak günümüz eğitim bilimcileri açısından önemli ilkelerin bu eserde yer alması, onun cazibesini daha da artırmaktadır. Düşünürün eğitim ile ilgili görüşleri, toplumların yaşayışlarına yönelik olarak yaptığı incelemelere dayanmaktadır. Bu yazıda İbn-i Haldun’un Mukaddime adlı eserinde dile getirdiği erken çocukluk eğitimi ve bu eğitimin verilmesinde uyulması gereken üç ilke ve bunların yansımalarına yer verilmektedir.

İlke 1. Çocuk Eğitiminde Farklı Metotların Uygulanması  

İbn-i Haldun, erken çocukluk eğitiminde önceliği belki de yegâneliği/biricikliği Kur’an eğitimine vermekte ve bunun ehemmiyetini şu sözleriyle dile getirmektedir: “Bil ki, çocuklara Kur’an eğitimi verilmesi, dinin şartlarındandır. Müslümanlar bu şiarı esas edinmişler ve bütün İslam beldelerinde buna göre hareket etmişlerdir. Çünkü bu sayede Kur’an ayetleri ve bazı hadisler ile iman ve inanç esasları kalplerde iyice yerleşip kök salar. Böylece Kur’an daha sonra kazanılacak melekelerin[2] kendisi üzerine bina edileceği eğitimin temeli haline gelir. Bunun sebebi küçüklerin eğitiminin, daha köklü, daha çok sağlam (ve kalıcı) olması ve daha sonra alacağı eğitimin temelini oluşturmasıdır. Çünkü kalplere ilk yerleşenler, sanki (kazanılacak diğer) melekelerin esası gibidir. Bir esas üzerine bina edilecek şeylerin durumu ve üslubu ise, o esaslara göre belirlenip şekillenir.”

Kur’an eğitimi dinin temel şartıdır ve bu eğitimin erken çocukluk döneminde verilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu dönemde kazanılan melekeler ömür boyu kaybolmaz ve yaşamı boyunca bireye rehberlik eder. Erken yaşlarda kazanılan bu melekeler aynı zamanda daha sonra kazanılacak melekelerin elde edilmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır. Kur’an eğitimi ise farklı İslam şehirlerinde farklı metotlarla verilmektedir ve birbirinden farklı olmasına rağmen bütün metotlar belirli düzeyde etkili olmuştur. Metotların farklılaşmasının temel nedeni ise eğitimin amaçları, başka bir deyişle bireye kazandırılacak melekelerdir:

“Müslümanların çocuklara verdiği Kur’an eğitimindeki metotlar, bu eğitimden doğan melekelerin değişik oluşuna bağlı olarak farklılaşırlar. Mağribliler[3], çocuklara (başlangıçta) Kur’an eğitimi vermekle yetinirler ve bir de bu süreç içinde sadece yazı yazmayı, imlayı, bununla ilgili meseleleri ve bu konuda Kur’an cümlelerindeki ihtilafları öğretirler. Bunun dışında Hadis, Fıkıh, şiir ve
atasözleri gibi hiçbir şeyi işin içine karıştırmazlar. Bu durum, çocukların Kur’an eğitiminde belli bir maharet kazanmasına kadar veya bu eğitimi almaktan kopmasına kadar devam eder. Çocukların Kur’an eğitimi almaktan kopması, genellikle bir bütün olarak eğitimden kopması şeklinde gerçekleşmektedir. İşte çocukluk döneminden çıkıp gençlik dönemine adım atıncaya kadar Mağrib şehirlerinde yaşayanların ve bu hususta onlara tabi olan Mağrib topluluklarından Berberîlerin takip ettikleri metot budur. Aynı şekilde belli bir yaştan sonra Kur’an eğitimi almak için medreseye gelen büyükler için de bu metot geçerlidir. Onun için bu metoda göre eğitim alanlar, Kur’an’ın yazılması ve ezberlenmesi hususunda başkalarından çok daha sağlamdırlar.

Endülüslülerin ise okuma ve yazma eğitiminde gözettikleri husus, bizzat okuma yazmanın kendisidir. Ancak bunların temeli ve dinin kaynağı Kur’an olduğu için, eğitimde de Kur’an’ı esas alırlar. Ancak sadece onun öğretimiyle yetinmezler. Bilakis onun yanında çocuklara genellikle şiir ezberleyip rivayet etme, kompozisyon yazma, Arapça kurallarını öğretip ezberletme ve güzel yazı yazma eğitimi de verirler. Evet, eğitimde önem verdikleri husus sadece Kur’an değildir. Aksine güzel yazı yazmaya diğerlerinin hepsinden daha çok önem verirler. Orada da bu eğitim, gençlik döneminin başlangıcına kadar devam eder. Bu aşamaya gelmiş öğrenci artık Arapça ve şiirde belli bir seviyeye gelip maharet kazanmış, güzel yazı yazmada bâriz bir ilerleme kaydetmiş ve genel olarak ilmin eteğine asılmış (yani ilim yoluna koyulmuş) olur. Ancak bu aşamadan sonra oradaki eğitim metodu ve sistemi kesintiye uğradığından, ellerinde sadece ilk eğitimlerinden aldıkları şeyler kalır.

Afrikalılar ise çocukların eğitiminde genellikle Kur’an ve Hadis eğitimini karışık olarak verirler. Yine bunların yanında ilimlerin temel kurallarını ve bazı meselelerini de öğretirler. Bununla birlikte en fazla Kur’an’a ve onun okunuşundaki ihtilafların öğretilmesine önem verirler. Bundan sonra da en fazla yazıya önem verirler. Genel olarak Kur’an öğretimindeki metotları, Endülüslülerin metotlarına yakındır. Çünkü eğitim metotları ve silsileleri, Hristiyanların Endülüs’ün doğusuna hâkim olmaları[4] üzerine, oradan Afrika’ya geçen ve Tunus’a yerleşen Endülüslü üstadlara dayanmaktadır. İşte Afrikalılar bundan sonra ilmi ve eğitim metodunu onlardan almıştır.

Doğudaki Müslümanlara[5] gelince, bize ulaştığı kadarıyla onlar da eğitimde birçok hususu karışık olarak öğretmekteler. En fazla neye önem verdiklerini ise bilmiyorum. Bize nakledildiğine göre gençlik döneminde Kur’an’ın, ilmi eserlerin ve kuralların öğretimine önem veriliyormuş. Bu süreçte yazı öğretimini ise işin içine karıştırmıyorlarmış. Hatta onlarda yazı, diğer sanatlarda olduğu gibi ayrı öğretmenleri olan başlı başına bir branş ve metotmuş. Bu yüzden çocukların (medrese) eğitiminde yazıya yer verilmiyormuş. Şayet çocuklar için tahtaya bir şey yazacak olsalar, bu, güzel olmayan bir yazı ile oluyormuş. Bundan sonra yazı öğrenmek isteyenlerin ise, bu sanatın üstatlarına başvurmaları gerekiyormuş.

İbn-i Haldun, İslam coğrafyasının değişik bölgelerinde ve şehirlerinde Kur’an eğitiminde izlenen değişik metotları tanıttıktan sonra bu metotları birbirleriyle karşılaştırarak, güçlü ve zayıf yönleri hakkındaki görüşlerini açıklamaktadır.

Afrikalıların ve Mağriblilerin sadece Kur’an öğretimi ile yetinmeleri, çocukların dil melekesini kazanamamalarına yol açmaktadır. Bunun sebebi Kur’an öğretimi ile dil melekesinin kazanılamayacağıdır. Çünkü insanlar Kur’an’ın bir benzerini getirmekten acizdirler. Dolayısıyla insanlar Kur’an’ın (yüksek belâgî) üslubunu kullanmaktan da acizdirler. Oysa eğitimde sadece Kur’an öğretimi ile yetinildiği için, çocuklar onun üslubunun dışındaki üslupları da bilmezler. Bu yüzden bu eğitim sisteminde Arap dilinde bir meleke elde edemezler. Sonuçta dil konusundaki nasipleri, ibarelerdeki donukluktan ve sınırlı tasarruf yeteneğinden ibaret olmaktadır.

Bu olumsuzluktan Afrikalılar biraz daha az etkilenirler. Çünkü onlar Kur’an eğitiminin yanında, ana hatlarıyla diğer ilimlere de yer verirler. Bu yüzden belli bir ölçüde okuduğu o kitapların üsluplarını taklit edebiliyorlar. Ancak yine de bu konudaki melekeleri ve tasarruf kabiliyetleri belâgattan uzaktır. Çünkü ilmi ibarelerle ilgili ezberledikleri hususların çoğu belagat açısından bir değer taşımaz.

Endülüslülerin ise daha hayatlarının başlarından itibaren çocukların eğitiminde çeşitliliğe, şiir (ezberleme ve) rivayet etmeye, kompozisyon yazmaya ve Arapça eğitimine önem vermeleri, onların Arap dilini herkesten daha iyi bilmeleri sonucunu doğuracak bir meleke kazanmalarını sağlamaktadır. Ancak onlar da diğer (İslami) ilimlerde yetersiz kalırlar. Çünkü o ilimlerin temeli olan Kur’an ve hadis öğretiminden uzaktırlar. Bu yüzden Endülüslüler, çocukluk eğitiminden sonra alacakları ikinci aşama eğitimlerinin durumlarına göre, çok parlak ve eksik seviyedeki güzel yazı yazan kimseler veya edebiyatçılar olmaktadırlar.

İbn-i Haldun’un yukarıda verilen görüşleri şu noktalar altında toplanabilir. (1) Sadece Kur’an eğitimi dil melekesinin geliştirilmesinde yeterli değildir. (2) Kur’an ile birlikte diğer İslami ilimlerin öğretilmesi etkili olmaktadır. (3) Kur’an ile birlikte edebiyat ve şiir eğitiminin verilmesi dil melekesini geliştirmekle birlikte çocukların İslami ilimlerden yetersiz kalma riskini taşımaktadır. (4) Dil melekesi ve Kur’an eğitimi ilk çocukluk yıllarında yeterli düzeyde verildikten sonra yazı melekesi/becerisi ve diğer alanlarda eğitim verilebilir.

İbn-i Haldun, etkili bir metot olduğuna kanaat getirdiği Kadı Ebû Bekir bin Arabi’nin eğitim metodunu geniş bir şekilde tasvir etmektedir:

Kadı Ebû Bekir bin Arabi “Rıhle” isimli kitabında, eğitim konusunda ilginç bir metot benimsemiştir. Bu konudaki bütün metotları gözden geçirmiş ve ortaya yeni bir metot koymuştur. Endülüslüler gibi o da Arapça ve şiir öğretimini diğer bütün ilimlerin önüne almıştır. Şöyle diyor: “Çünkü şiir Arapların (tarihleri ve olaylarını içeren) kayıtlarıdır. Şiire ve onunla birlikte Arapçaya öncelik verilmesini gerektiren sebep ise, dilin bozulmuş olmasıdır. Bundan sonra hesap ilmine geçilir ve onun kuralları öğretilene kadar araştırmalar yapılır. Sonra Kur’an’a geçilir. Artık aldığı temellerden dolayı Kur’an eğitimi öğrenciye kolay gelir.” Sonra şöyle diyor: “Daha hayatlarının başında çocuklara Kur’an eğitimi veren gafiller! Çocuklara anlamadıkları şeyler okutuyor ve onlar için daha önemli olanları bırakıp, henüz kapasiteleri yetmeyen şeylerle onları yoruyorsunuz. Kur’an eğitiminden sonra, dinin esaslarına, sonra fıkıh usulüne, sonra cedele, sonunda hadise ve hadis ilimlerine geçilir.” Ancak o yine de anlayışı ve çalışkanlığıyla bunu anlamaya hazır olan öğrenciler dışında, iki ilmin aynı anda birlikte okutulmasını kabul etmez.

İşte Kadı Ebû Bekir’in tavsiye ettiği model budur. Yemin olsun ki bu, eğitim için güzel bir görüştür. Ancak eğitim konusundaki yerleşik adetler bu görüşün uygulanmasına yardımcı olmaz. Çünkü söz konusu adetler, Kur’an’a olan saygı ve bu konudaki sevaptan dolayı, yine çocukların (bu metoda göre Kur’an öğretimi aşamasına gelmeden önce) herhangi bir sebeple eğitimden kopmaları veya eğitimi terk etmeleri durumunda Kur’an eğitiminin arada kaynamış olacağı endişesi ile Kur’an öğretiminin en başta olmasını tercih eder. Diğer taraftan çocuğa henüz ergenlik çağına ulaşmadan, otorite altında olduğu çağda Kur’an eğitimi verilmezse, belki gençlik rüzgârı onu (ilim meydanından koparıp) başka sahillere savurur ve bir daha Kur’an eğitimi almaya fırsat bulamaz. Onun için çocukların Kur’an eğitiminden mahrum kalmamaları için otorite ve gözetim altında oldukları dönemler fırsat bilinip bu eğitim verilmelidir. Eğer çocuğun ilim talep etmeye ve eğitime devam edeceğinden kesin olarak emin olunsa Kadı Ebu Bekir’in zikrettiği bu metot Mağriblilerin ve Doğu’daki Müslümanların esas aldıkları metottan daha uygundur. Ancak Allah bildiği gibi hükmedendir ve onun hükmüne engel olacak yoktur.

İbn-i Haldun’a göre Kadı Ebû Bekir bin Arabi’nin geliştirdiği eğitim metodu etkili bir metottur. Bu metotta çocuklara önce anadilleri olan Arapça ve şiir öğretilir, bunu müteakiben matematik verilir. Çocuk matematiğin kurallarını öğrendikten sonra Kur’an eğitimine geçilir. Kur’an eğitiminden önce dil ve düşünce melekelerinin gelişmesi, Kur’an öğrenmeyi kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır. Kur’an eğitiminden sonra Fıkıh ve Hadis gibi İslami ilimler ve Cedel gibi kıyas/mantık ilimleri verilir. Ancak çocuğa aynı anda iki ilim birden verilmez/öğretilmez. İbn-i Haldun bu yöntemin, yerleşik zihniyete aykırı olduğu için, kabul görmesinin zor olduğunu düşünmektedir. Ayrıca Kur’an eğitiminin ilk çocukluk yıllarında verilmemesinin bazı sakıncalar doğurabileceğinden kuşku duymaktadır. Örneğin eğitimini yarıda bırakan bir çocuğun Kur’an eğitimini almaması kabul edilebilir bir durum değildir. Diğer önemli bir husus ise Kur’an eğitiminin ilk çocuklukta verilmemesi halinde ilerleyen yıllarda çocuğun bu eğitimi almak yönünde olumsuz tutumlar kazanması ve Kur’an eğitimi almaktan imtina etmesi tehlikesi de vardır. Bu noktalar yöntemin en zayıf yönünü oluşturmaktadır.

İlke 2. Öğrencilere Sert Davranmamak ve Şiddet Uygulamamak

Kendisinin yaşadığı dönemde öğrencilere sert davranmanın ve şiddet uygulamanın yadırganmamasına hatta elzem görülmesine rağmen İbn-i Haldun bu bakış açısını pek doğru bulmamaktadır. Çocuklara sert davranmayı ve şiddet uygulamayı zinhar yasaklanması gereken bir durum olarak görmemiş ancak bunun eğitsel açıdan zararlı olduğunu dile getirmiştir. Bu konudaki görüşleri aşağıdaki gibidir:

Eğitimde öğrencilerin kaldıramayacağı kadar sert davranmak onlar için, özellikle de küçük çocuklar için zararlıdır. Çünkü bu, öğrencilerin kötü melekelere sahip olmasına yol açar. Şiddet ve katılıkla yetiştirilen öğrencilere, kölelere veya hizmetçilere baskı “psikolojisi” [6] hakim olur ve bu durum onların kişisel gelişimini engeller, onlardaki üretkenlik ve çalışkanlığı yok eder, onları tembelliğe, yalana ve ikiyüzlülüğe sevk eder. Dışarıya, içinde olandan farklı şeyler yansıtır. Çünkü kendisine baskı ve şiddet elinin uzanacağından korkar. Dolayısıyla bu durum onlara hile ve aldatmayı öğretir ve zamanla bu, onlarda bir alışkanlık ve karakter haline gelir. Böylece toplumun ve medenileşmenin temelini teşkil eden insanlığının anlamı bozulur. Bu anlam, kendisini ve ailesini koruyup savunma iradesidir. Bu anlamı kaybeden kişi artık başkasının korumasına muhtaç biri haline gelir. Hatta bunun da ötesinde, güzel ahlak ve erdemlere sahip olmaya yönelmez. Böylece güzel ahlaktan ve insani değerlerden uzaklaşır ve en düşük seviyelere düşer.

Bu yüzden öğretmenlerin öğrencilerini ve babaların çocuklarını terbiye edip yetiştirirken onlara karşı çok sert ve katı davranmamaları gerekir. Muhammed bin Ebû Zeyd, öğretmenler ve öğrenciler hakkında yazdığı kitabında şöyle diyor: “Çocukları terbiye edip eğitenlerin, onlara vurmaları gerekse bile kesinlikle üç kırbaçtan fazla vurmamaları gerekir.” Bununla ilgili Hazreti Ömer de şöyle demiştir: “Şeriatın edeplendirmediğini Allah edeplendirmez.” Hazreti Ömer’in bunu söylemekteki amacı, nefisleri, baskı sonucu zelilleşip alçalmaktan korumaktır. Çünkü, o biliyordu ki şeriatın tayin ettiği miktar, bunu gerçekleştirmeye en uygun olan miktardır. Çünkü o herkesin çıkarını herkesten iyi bilen tarafından konmuştur. Dolayısıyla şeriatın belirlediği miktarın aşılması edeplenmeyi değil, nefislerin insanlık onurunu kaybedip zelil düşmesini sağlar.

Çocuklar, köleler ve hizmetçiler kendilerinden daha üstün bir otoritenin hâkimiyetindedirler. Bir hatalarının olması durumunda bu otorite tarafından te’dip edilmeleri (cezalandırılmaları) durumunda yalan söyleme, ikiyüzlü davranma ya da daha farklı bir şekilde davranmaları söz konusu olabilir. Bu istenmeyen durumun ortaya çıkmaması için bu üç zümreye sert davranmamak ve kendilerine şiddet uygulamamak en doğru yoldur. Günümüzden yedi yüzyıl öncesi düşünüldüğünde Batı dünyasında benzer görüşler ortaya koyan eğitimci neredeyse yok gibidir. Bu türden düşüncelere sahip olanlar varsa da bunların İslam düşünür ve âlimlerinden etkilenmiş olmaları oldukça yüksek bir ihtimaldir. İbn-i Haldun, çocuklara sert davranılmaması gerektiği görüşünün sadece kendisine özgü olmadığını gözler önüne sermek için Halife Harun Reşid’in hikâyesine kitabında yer vermektedir. Aşağıda verilen bu hikâye, İslam Dininin ve devlet ricalinin çocuklara müşfik davranılması konusundaki bakış açısını ortaya koymada oldukça çarpıcı bir örnektir.

Harun Reşid’in, oğlu Muhammed Emin’in hocası Halef Ahmer’e söyledikleri eğitim konusundaki yaklaşımların en iyilerinden biridir. Halef Ahmer şöyle diyor: Reşid, oğlu Muhammed Emin’i terbiye edip yetiştirmem için beni çağırttı ve şöyle dedi: “Ahmer! Mü’minlerin emiri, kendisinin en kıymetli parçasını ve kalbinin meyvesini sana göndermiştir. Senin elini onun üzerine (yani ona vurmanı) serbest bırakmış, sana itaat etmeyi de ona gerekli kılmıştır. Ona karşı Mü’minlerin emirinin senden istediği gibi davran. Ona Kur’an okut, tarihi öğret, şiirleri rivayet et ve gelenekleri öğret. Nerede nasıl konuşacağını ve söze nasıl başlayacağını göster. Gereksiz yere gülmekten onu sakındır. Yanına girdiklerinde Haşimoğullarının ileri gelenlerine saygı gösterip hürmet etmeyi ve meclisine girdiklerinde komutanların derecelerini yüksek tutmayı ona öğret. Boş yere bir saat bile geçirme, aksine her saati ona faydalı bir şey öğretmek için ganimet bil. Ancak bunu yaparken de onu tasalandırıp kederlendirme ki, zihnini öldürmeyesin. Ona karşı çok müsamahalı davranma ki, gevşekliği tatlı bulup ona alışmasın. Gücün yettiği kadar, hatalarını yakınlık göstererek ve yumuşaklıkla düzelt. Ancak bunlar fayda etmediği zaman sert ve katı davranman gerekir.”

İlke 3. Üstadlarla Görüşmek Öğretimdeki Mükemmelliği Artırır

Meleke, yapıla yapıla kişiliğin bir parçası haline gelen özelliği anlatır. Melekenin oluşabilmesi için bilimsel/bilişsel bilginin olması, bu bilginin uygulanması ve uygulamanın süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Örneğin yardımseverlik melekesine sahip olabilmek için öncelikle yardımseverliğin bilgisine sahip olmak gerekir. Bu bilgiye sahip olmadan yardımseverlik melekesinin kazanılması çok zordur. İkinci aşamada yardıma muhtaç olan herhangi bir kimsenin yardımına koşmak gerekir. Bu işin bir kez yapılmış olması yardımseverliktir. Ancak yardımseverliğin melekeye dönüşebilmesi için her yardıma muhtaç kişi ya da kişileri görünce ya da bunlardan haberdar olunca onların yardımına koşulması esastır. Bir kez bu davranışın sergilenmesi yardımseverliğin meleke haline geldiğini göstermez. İbn-i Haldun, birçok melekenin kazanılmasının üsve-i hasene (güzel örnek) ile mümkün olabileceğini ifade etmektedir. Öğrenci, kendisi için üsve-i hasene olabilecek ne kadar çok üstada/öğretmene sahip olursa, melekeleri o kadar çok kazanma şansına sahip olacaktır. İlim tahsil etmek amacıyla karşılaşılan terimlerin anlamlarının kavrama düzeyinde öğrenilmesi de üstadların yardımıyla kolaylaşır. Öğrencinin sayıca fazla üstad/öğretmen ile karşılaşması için başka eğitim kurumlarına ya da beldelere gidilmesini gerektiriyorsa veli ve öğrenci bunu yapmaktan imtina etmemelidir. Düşünürün bu ilke ile ilgili görüşleri aşağıdaki gibidir:

İnsanlar bilgilerini, ahlaklarını, sahip oldukları görüşleri ve erdemleri iki şekilde elde ederler. Birincisi, öğretim yoluyla ve ilim olarak. İkincisi ise, doğrudan bir başkasından görüp, onu taklit etmek suretiyle. Ancak doğrudan görülüp alınmak suretiyle sahip olunan melekeler daha sağlam, kuvvetli ve köklü olur. Melekelerin elde edilmesi ve sağlamlığı, kendilerinden ders alınan üstadların çokluğu oranında olur. Aynı şekilde ilimlerin öğrenilmesindeki terimler de öğrencinin zihnini karıştırır ve pek çoğu da o terimleri ilmin bir parçası sanır. Öğrencinin bu (yanlış) düşüncenin farkına varıp onu düzeltmesi ise ancak, öğretmenlerin o konudaki farklı metotlarını (ve terimlerini) görmesi ile olur. Bu yüzden ilim talebesi, çok sayıda üstadla görüşür ve ondan farklı metotlarını (ve terimlerini) öğrenirse, ilimleri ve terimleri birbirinden ayırır ve terimlerin birer öğretim metodu ve ilmi başkalarına bulaştırma yolu olduğunun farkına varır. Böylece melekeleri kuvvetlendirip sağlamlaştırmadaki gücünü harekete geçirir. Evet ilim talebesi, farklı metotlara sahip çok sayıdaki üstadla görüşüp onlardan ilim alarak, melekesini kuvvetlendirir, bu sayede bilgilerini düzeltir ve bilgiler ile başka şeyleri birbirinden ayırır. Bu sonuca, Allah’ın ilim yollarını kendisine kolaylaştırıp, doğru yolu gösterdiği kesimler ulaşır. İlim talebinde, ilim ehliyle ve üstadlarla doğrudan görüşüp büyük faydalar ve kazanımlar elde etmek için mutlaka ilim yolculuklarına çıkılması gerekir. Allah dilediğini doğru yola ulaştırır.

İbn-i Haldun, öğrencinin tek bir öğretmenin/üstadın rehberliği yerine birden fazla öğretmenin rehberliğine ihtiyaç duyduğu görüşündedir. Her bir öğretmenin öğretimde kullandığı metot diğerlerinin kullandığı metotlardan farklılık gösterir. Öğrenci kendisine en uygun metodun ya da metotların hangisi ya da hangileri olduğuna ancak birbirinden farklı metotları tanıdıktan sonra karar verebilir. Öğretiminden istifade edilen öğretmenlerin sayısı arttıkça öğretimde kullanılan metotlardaki çeşitliliğe olan aşinalık da artmaktadır. Her bir öğretmenin kullandığı metodun farklılaşmasıyla birlikte kullandığı terminoloji de farklılaşmaktadır. Bundan dolayı kendisinden ders alınan öğretmen sayısındaki artış terminolojinin zenginleşmesi ile sonuçlanmaktadır. Terminolojinin zenginleşmesi ise kullanılan terimlerin bilimin kendisi olmadığı, ancak bilimin öğrenilmesinde bir araç olduğu şuurunu/bilincini geliştirecektir.

Toparlamak gerekirse, ikinci kuşak İslam âlimleri arasında yer alan İbn-i Haldun, erken çocukluk eğitimine Kur’an eğitimi ile başlanması gerekliliğinin altını çizmektedir. Ancak Kur’an eğitiminde içinde yaşanılan toplumsal kültüre göre farklı metotların mevcut olduğunu ve her bir metodun kendisine göre güçlü ve zayıf yönleri olduğunu ifade etmektedir. Ona göre hangi metodu kullanırsa kullansın, öğretmenin öğrenci baskı yapmaktan ve öğrenciyi cezalandırmadan uzak durması eğitimsel etki açısından önemli bir etkendir. Diğer bir görüşü ise terimlerin bilimin öğrenilmesinde araç olmasına rağmen, bilim kendisi olmadığı yönündedir. Öğrenci ne kadar çok öğretmenle yüz yüze gelirse o kadar çok metot ve terimle tanışacaktır. Bundan dolayı öğrencinin mümkün olduğu kadar çok öğretmenden ders alması faydalı olacaktır.

İbn-i Haldun İlkelerinin Günümüze Uyarlanması

Günümüz açısından, Kur’an eğitimine gereken önemin verilmesi kaçınılamaz bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Doksan yıldan bu yana kullanageldiğimiz Latin Alfabesi Kur’an Alfabesinden çok farklı bir yapıya sahip olup bu alfabe ile Kur’an okunamamaktadır. Bu nedenle,  erken çocukluk döneminden başlayarak Kur’an eğitimine formal eğitim içerisinde ya da ona paralel olarak informal eğitim şeklinde yer verilmesine ihtiyaç vardır. Kur’an okuma, yazma, okuduğunu anlama ve yorumlama melekeleri erken çocukluk döneminde (4-6 yaşlarında) kazanılmazsa ilerleyen yaşlarda kazanılması zor olacaktır. Özellikle Kur’an alfabesi ile yazma eğitimine günümüzde gereken önemin verilmediğine şahit olmaktayız. Oysa okuma ile yazmanın senkronize bir şekilde öğrenilmesi gereklidir. Yazma becerisinin eşlik etmediği okuma becerisinin değeri pek yüksek değildir. Okuma sadece kendisine yönelik bir faydaya haiz iken yazma başkalarına de fayda sağlayabilme potansiyeline haizdir. Gelişimde bazı becerilerin kazanılması için en uygun olan yaş aralığı kritik dönem olarak adlandırılmaktadır. Kur’an eğitimi için kritik dönem 4-6 yaş aralığıdır. Bu dönemden sonraya bırakılan Kur’an eğitiminin başarılı olma şansı düşük olacaktır. Doğal olarak, çocuklara Kur’an eğitimi ile birlikte diğer dini eğitim de verilecektir. Gelişim çağlarına göre basit dini bilgilerden en derin dini konuların eğitimi şartlara göre gerçekleştirilmelidir. İlmihal, Hadis, tefsir, kelam ve diğer İslami disiplinlerin eğitimi gelişim düzeyine göre verilmelidir.

Eğitim sürecinde en etkili metot hangisidir? Sorusuna verilecek cevap yedi asır önce olduğu gibi, günümüzde de açık değildir. Dersin amacı, içeriği, bu içeriğin güçlük derecesi, sınıftaki/gruptaki öğrenci sayısı ve özellikleri, ders araç-gereçleri, öğretmenin sahip olduğu yeterlilik ve beceriler vb. birçok faktör yöntem seçiminde etkili olacaktır. Yerine göre, bazen kadim yöntemlerden anlatım ve soru-cevap yöntemleri etkili olabilirken, bazen de küçük grup tartışması, istasyon, altı şapkalı düşünme, balık kılçığı, tam öğrenme, probleme dayalı öğrenme vb. modern yöntemlerden herhangi birinin etkili olabileceğine şüphe yoktur. Daha da önemlisi her öğretmenin kendisi, öğrencileri ve dersin gerektirdiği bilgi, beceri ve yeterliklere uygun orijinal metotlar geliştirmesi dahi mümkündür. Ancak burada İbn-i Haldun’un da değindiği gibi okuma ve yazma eğitiminin birlikte verilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Hatta buna ilave olarak düşünme, yansıtma ve yorumlama becerilerinin de başından sonuna kadar bütün eğitim sürecinde öğrencilere kazandırılması eğitimin temel amaçları arasında yer almalıdır.

Eğitim-öğretim ortamında öğrencilere sert davranmamak şiddet kullanmamak ilkesi geçmişte etkili olmuş, günümüzde etkili olmakta ve gelecekte de etkili olacaktır. İbn-i Haldun’un bu ilkeyi Kur’an-ı Kerim’den aldığı söylenebilir. Zira Lokman Suresinin 13. ayeti özellikle erken çocukluk eğitiminde tatlı dil ya da yumuşak üslubun nasıl olması gerektiğine rehberlik etmektedir:

“Vaktiyle Lokman oğluna öğüt vererek: ‘Ey yavrucuğum! Allah’a şirk koşma, kuşkusuz şirk koşmak çok büyük bir zulümdür.’ demişti.”

Ayet, eğitimde olması gereken üç ilkeyi ortaya koymaktadır. (1) Eğitime erken çocukluk döneminden başlanmalıdır. (2) Mürebbinin/eğitimcinin kullanacağı üslup yumuşak olmalı ve çocuğun gururunu okşamalıdır (“ey oğlum” yerine “ey yavrucuğum”). (3) Kuralların/normların gerekçeleri öğrenci açıklanmalıdır. Bu ilkelere hakkıyla uyan bir öğretmenin eğitim sürecinde şiddet kullanması ya da öğrencilere üstü kapalı baskı yapması söz konusu olmayacaktır.

Okulöncesi/erken çocukluk dönemi eğitimi, hem okulun hem de ailenin işlevlerini yerine getirmektedir. Bu eğitim sürecinde çocuklara teorik bilgiler, okuma-yazma ve hesaplama gibi akademik beceriler kazandırılması yerine; beden, zihin ve duygu gelişimi ve iyi alışkanlıklar kazandırılması hedeflenmektedir. Bu hedeflere ulaşılması ise sevgi ve şefkat üzerine bina edilmiş bir eğitim ortamının oluşturulmasını gerektirmektedir. Erken çocukluk eğitimini verenler, sadece öğretmenin değil aynı zamanda anne ve babanın rollerini de yerine getirmektedirler. Okul ve aile kurumları ancak baskı ve şiddet yerine sevgi ve şefkat üzerine inşa edildiklerine hedeflerine ulaşabilirler. Baskı ve şiddet bu yaşlarda çocukların cezalandırılma korkusuyla gerçekleri çarpıtmalarına, başka bir ifade ile yalan söylemelerine ya da olduğundan farklı davranmalarına neden olacaktır. Buna bağlı olarak, çocuk içinde bulunduğu dönemde ve gelecek yaşantısında sağlıklı bir kişiliğe sahip olmayacaktır.

İbn-i Haldun, imkân ölçüsünde öğrencinin birden fazla öğretmenden eğitim almasına taraftardır. Bu görüşünü oluşturmasında etkili olan saikin “öğrencinin kendisini özdeşleştirebileceği öğretmen sayısının artması” olduğu söylenebilir. Erken çocukluk dönemindeki öğrenci için öğretmen, hata yapmayan, her şeyin en doğrusunu bilen ve bunu yapan kişi olduğu için öğrenci her zaman öğretmeni gibi biri olmayı ister. Başka bir deyişle kendisini öğretmeni ile özdeşleştirir. Bu bağlamda konuşmasında, giyim kuşamında, diğer insanlarla ilişkilerinde, değerlerinde hulasa her şeyinde öğretmeni gibi olmak ve onun gibi davranmak arzusundadır. Öğrenci kendisini özdeşleştirebileceği ne kadar çok öğretmen ile hemhal olursa, o kadar çok seçeneğe sahip olacaktır.


[1] İbn-i Haldûn. (2004). Mukaddime (Tercüme: Halil Kendir ) . İstanbul: Yeni Şafak Kültür Armağanı.

[2] Meleke kavramı, belli bir fiilin icra edilmesi ve tekrarlanmasıyla bireyde hâsıl olan özellik anlamında kullanılmaktadır.

[3] Batı anlamında kullanılan Mağrib kavramı, günümüzde Cezayir, Tunus ve Fas’ın bulunduğu coğrafyayı anlatmaktadır.

[4] Mukaddime’nin yazıldığı dönemde (1374-1377) Endülüs’ün sadece doğusu kaybedilmişken, bu tarihten yaklaşık bir asır sonra bütün Endülüs kaybedilmiştir. Günümüzde ise bu coğrafyanın İslami eserlerinden olan El-Hamra ve Kurtuba gibi saraylarda namaz dahi kılınamamaktadır.

[5] Burada Osmanlı Devleti ve bağlı beldeler kast edilmektedir.

[6] Psikoloji kavramı İbn-i Haldun döneminde bilinmiyordu. Bu makalenin hazırlanmasında esas alınan Mukaddime’nin çevirmeni bu kavramı kullandığı için olduğu gibi (metinde geçtiği haliyle) alınmıştır.

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir