Eğitimde Cinsiyet Adaleti

 Eğitimde Cinsiyet Adaleti

Yakup YILDIZ

Eğitimci-Yazar

Tunceli İl Milli Eğitim Şube Müdürü

Eğitim ve İnsan

Eğitim, insanı bedensel, akli, ruhi ve entelektüel yönden geliştirme; bir ilişkiler ağı ortamında sosyalleştirme; millî kültür, evrensel değerler ve ahlaki erdemlerle donatma ve etkin bir hayat sürmesini sağlayacak bilgi ve beceriler kazandırma; hakikat arayışını teşvik etme çabalarının toplamıdır.

Eğitimin en genel amacı, insanların kendilerini tanıma ve gerçekleştirme ortamı oluşturma, hakikate ulaşmalarını teşvik etme, onların olgun, özgür ve mutlu olmalarını sağlamaktır. İnsanların eğitimi, bu genel amacın dışına taşarsa, eğitim faaliyetleri asli mecrasından çıkar diye düşünüyorum. Bu durumda eğitim amaç olmaktan çıkıp, araç haline gelir. Araç haline gelen eğitim, insanı eğitmez, öğütür.

Eğitimin amacı konusunda çok farklı bakış açılarının olduğunu söylemek mümkündür. Âdeta her dünya görüşü kendi değerlerine uygun olan amaçları, eğitimde temel paradigma olarak belirlemiştir. Bu durum doğal olarak insana dair bakış açıları ve medeniyet tasavvuru hususunda farklılıkları gündeme getirmektedir.

Kanaatim odur ki, insan denilen mükemmel yaratığı en iyi bir şekilde tanımakla işe başlamak, insana/insanlara dair yapılacak tüm işlerde olduğu gibi eğitimde de doğru sonuca ulaşmak gibi neticeleri getirir. Çünkü insan tam olarak tanınmadan ona dair alınan kararların bir tarafı eksik kalır. Bu hususta dile getirilen çok farklı tasavvurlar vardır. Her anlayışın eğitim tanımı farklı olduğu gibi, insana dair sayıltıları da farklı olmuştur. Bu konuda bakış açılarının farklı olması zenginlik olarak değerlendirilmelidir. Farklı bakış açılarından çıkan insana dair düşünceler, insanın müspet manada gelişimini sağlıyorsa insanın gelişimi noktasında sorun olmaz. Ancak insan fıtratına ters yaklaşımlar eğitimde zenginlik değil fukaralaşma emaresidir. Şöyle ki, bizzat insan tarafından insana/insanlığa yüklenen manalar insanı kendisine yabancılaştırıyorsa, bu durum özelde insanın, genelde ise toplumun fıtratını bozar. Bu durumda eğitim, insanı özgürleştiren değil tersine tutsaklaştıran bir araç haline gelmiş olur. Tarih bu durumun örnekleriyle doludur.

İnsan nedir? İnsan Kimdir? Yeryüzündeki gayesi nedir? Bu sorulara insan fıtratına kulak vererek cevap vermeye çalışalım. İnsan: Konuşan, düşünen, eylemlerinden sorumlu olan, et, kemik, su ve ruhtan oluşmuş bir varlıktır. Diğer canlılardan ayrılan en belirgin yönü, akletmesidir. İnsan, bazı filozofların iddia ettiği gibi ne bilinmeyen bir güç tarafında yeryüzüne fırlatılmış bir yabancı; ne de insandan daha güçlü bir yaratık tarafından tasarlanmış bir varlıktır. İnsan Allah’ın muradı olup, O’nun yeryüzündeki halifesidir. Bu cümleden olarak insan yaratılmışların en şereflisi olup, doğuştan doğal ve iyidir. Sonradan olumsuz bir müdahaleye maruz kalmadığı müddetçe bu iyiliği devam edecektir. Eğitimin temel amacı insanın bu iyilik durumunu bozmadan, özgür, olgun ve mutlu olmasına yardımcı olmaktır.

Mevalana, Mesnevi’sinin dördüncü cildinde Hz. Muhammed’in (S.A.V.) bir hadisini nakleder: Gerçekten de Yüce Allah melekleri yarattı, onlara akıl verdi; hayvanları yarattı onlara şehvet verdi; insanoğlunu yarattı, onlara akıl da verdi, şehvet de. Kim aklını şehvetine üstün tutarsa, meleklerden yücedir; şehveti aklından üstün olanlar ise hayvanlardan daha aşağıdır.

Hakikaten insan bedeni, irade ve nefsin mücadele ettiği bir alandır. İnşanın yaratılmışların en şereflisi olarak varlığını sürdürmesi için, içinde var olan iyi duyguların nefis karşısında sürekli olarak güçlü kalmasını sağlamak gerekir. Bu da iradenin, deyim yerinde ise insanın beden ülkesinde iktidara getirilmesiyle mümkündür. Bu durumun gerçekleşmesi halinde insan içerisinde doğuştan var olan kötü duygular ya da nefis, olması gereken dairede kalır. Yani iradenin kontrolüne geçer. Bu süreci tamamlayan beşer “insan olmayı” başarmış demektir. Tersi durumunda insan, mükemmel insan (Ahseni Takvim) olmaktan çıkar kötü insan (Esfele Safilin) durumuna geçer. Bu cümleden hareketle eğitimin en önemli amaçlarından biri de “insanın içindeki iyi duyguları beden ülkesinde iktidara getirmektir” denebilir. Bu nedenle iradeyi güçlendirme ve nefsi tezkiye etme ilkesini esas alan bir eğitim programı insana çok şey katacak, erdeme ve doğru bilgiye ulaşmasını sağlayacaktır.

Eğitimde Cinsiyet Eşitliği mi Yoksa Cinsiyet Adaleti mi?

“İnsan” düşünen, fikir üreten, akleden ve iyi ile kötü işleri yapma istidadı olan canlıların ortak adıdır. İnsanlar, cinsiyet açısından kadın ve erkek olarak iki sınıfa ayrılmaktadır. Biyolojik açıdan cinsiyet ayrılığı herkesin kabul ettiği bir farklılıktır. Bu konuda bir fikir ayrılığı yoktur. Ancak toplumsal anlamda iki cins açısında eşitlik / eşitsizlik durumu noktasındaki görüş ayrılığının mazisi insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanların, beşerin cinsiyetine dayalı olan algısı kadın ve erkeklerin adeta tüm yaşamını etkilemiştir. Şöyle ki: Kadın ve erkelerin aile içindeki konumu, eğitimi, kamusal alandaki rolü ve meslek seçimi hususunda “insan cinsiyetine dair algı” belirleyici olmuştur. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği / adaleti ise günümüzde hâlâ tartışılmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği mi? Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı mı? Toplumsal cinsiyet adaleti mi? gibi tartışmaların gerek düşün dünyasında gerekse toplumda denge profiline ulaşmadığını söyleyebiliriz. Bu tartışmaların sebebi insanların cinsiyet farklılığına yüklediği anlam, toplumun kabul ettiği “kalıp değerler”le alakalı olduğunu düşünüyorum.

  Bu hususta konumuzun tam anlaşılması için bazı kavramlara açıklık getirmek gerekir. Eşitlik: İki şeyin her iki yönden denk olması demektir. Adalet:  Her hak sahibine hak ettiği hakkı vermektir. Mutlak eşitlik: Her şeyin her yönüyle birbirine aynı olmasıdır.

  Yeryüzünün doğal işleyişi gözlemlendiğinde, adı geçen işleyişin eşitlik üzerine değil adalet üzerine olduğu görülecektir. Cenabı Hakk’ın şu alemdeki icraatı da eşitlik üzerine değil, adalet üzerine cereyan ediyor. İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı her şeyden önce anne, baba ve evlat kavramlarından söz edilebilir miydi? Bütün insanların bütün yönleriyle eşit olmaları halinde artık ortada toplum hayatı diye bir şey kalmazdı.

Eğitim temel bir insan hakkıdır. Bu hususta kadın ve erkek ayrımı olmamalıdır. Bu konuya eşitlikçi bir yaklaşımla bakmak gerekir. Ancak kadın ve erkeklerin eğitimi onların fıtratlarına uygun bir şekilde yürümelidir. Yani eğitim hem kadınlara hem de erkeklere adil bir şekilde verilmelidir. Yoksa bireyin şahsiyet kazanması, toplumun ise cemiyet haline gelmesi oldukça zor olur. Eğitimde kadının ihmal edilmesi en yalın haliyle haksızlıktır. Toplumda sadece erkeklerin ön plana alınması ise toplumun inşasını sakatlamaktır. Çünkü bir toplumun kadınları eğitimli değilse neslin sağlıklı yetişmesi adeta imkânsızdır. Her annenin bir eğitimci ve her ana kucağının bir sınıf olduğunu kabul edersek konunun hassasiyeti daha net bir şekilde anlaşılacaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta her iki cinse de fıtratlarına uygun eğitim verilmesi “olmazsa olmaz” olmalıdır. Bu konuda ne cinsiyet ayrımcılığı ne de cinsiyet eşitliği olmalıdır. Olması gereken eğitimin cinsiyet adaleti şeklinde verilmesidir. Bu durumun eğitim pedagojisindeki karşılığı “Fıtrata Göre Eğitim”dir.

Kadın ve erkeklerde duyguların dağılımı farklıdır. Kadınlarda sevgi, saygı ve his duyguları çok gelişmiştir. Bu duygular şahsiyetinde kendisini gösterir. Yani kadınların davranışlarında his ağır basmaktadır.

Bu duygular erkeklerde, kadınlara nispetle zayıftır. İşte bu tip özelliklerdendir ki kadın ve erkeklerin eşit imkânlarda ama farklı tercih imkânları verilen eğitime tabi tutulmaları, hem insani hem de pedagoji ilminin bir gereği olarak görülmelidir. Bu durum, onlardan birinin daha üstün olmasından meydana gelmiyor. Bu husus biyolojik ve psikolojik yapılarının bir gereğidir. Bu şekildeki yaklaşıma eğitimde cinsiyet adaleti denir. Bu konuda genel bir örnek verecek olursak:

İlkokul eğitimi, her iki cinse eşit şartlarda ama mahremiyet eğitimi bilinciyle verilmelidir. Ortaokulda bazı dersler cinsiyete göre tercihe bırakılmalıdır. Bu aşamadan sonra kadın ve erkeklerin başarabileceği ortak müfredatlar noktasında bir ayrıma gidilmemelidir. Ancak kadınların fıtratına uygun olan mesleklere bayanlar, erkeklerin başarılı olacağı mesleklere erkekler teşvik edilmelidir. Ayrıca ortaokul ve liselerde homojen sınıfların teşekkülü öğrencilerin tercihine bırakılmalıdır. Böylece kadının güçlü yönlerine göre eğitilmeleri; erkeklerin de baskın yönlerine göre eğitime tabi tutulmaları beraberinde başarıyı getirdiği gibi, toplumun işleyişini de kolaylaştırır.

Geçmişten günümüze kadarki eğitim tarihine bakıldığında kadınlardan yana cinsiyet ayrımcılığı yapıldığına tanık olmaktayız. Bu durum, toplumun kalıp değerlerin etkisinde kalınmasının bir sonucudur. Çünkü ne eğitim bilimleri, ne İslam’ın evrensel mesajı eğitimde cinsiyet ayrımcılığının yapılmasını kabul etmez. Yani ne din ne de bilim cinsiyet ayrımcılığını kabul etmez. Bu konuda İslami eğitime bakıldığında kadının hiçbir zaman eğitim halkasının dışında kabul edilmediğini, tam tersine teşvik edildiğini görmekteyiz. Ancak batı medeniyetinin eğitim algısı ve yönteminin dışında bir yaklaşım sergilendiğini görmekteyiz. Bu farklılık İslami eğitimde fıtrata uygunluk, modern batı eğitim sisteminde fıtrata aykırılık dikkat çekmektedir.

Şimdi cinsiyet ayrımcılığı ve yansımaları noktasında geçmişe bakmaya çalışalım.

Cahiliye Döneminde Cinsiyet Ayrımcılığı

İslami araştırmalarda genellikle Cahiliye döneminden başlamak bir gelenek olmuştur. Hz. Ömer’in “Cahiliyeyi bilmeyen İslam’ı bilmez” şeklinde rivayet edilen sözü de bu geleneğin ne kadar isabetli bir çalışma yöntemi olduğunu göstermektedir. Arapların cahiliye dönemindeki aile yapısının ortaya konulması ve İslam’ın doğuş yeri olan Arabistan’daki durum, İslam’ın gerçekleştirdiği dönüşümü ve değişimi kavrayabilmek, onunla birlikte kadının konumunda ne gibi değişiklikler olduğunu fark edebilmemizi ve anlayabilmemizi sağlaması bakımından gerekli olmaktadır. Arap toplumu, hem İslam’ın içinde doğup yayıldığı hem de cinsiyet ayrımcılığı konusundaki ilk İslami yorum ve uygulamaların yapıldığı çevre olması açısından önemlidir. Kadınların erkek merkezli cahiliye toplumu içinde ikinci derecede bir yere sahip olduklarını söylememiz yanlış olmaz. Bunda büyük çoğunluğu itibariyle göçebe bir hayat sürmenin de rolü vardır. Çöl şartları içinde sık sık yer değiştirmek zorunda kalan, zaman zaman diğer kabilelere baskın yapma ve ganimet elde etme mecburiyetinde bulunan göçebe kabilelerin yaşantısında muharip sınıftan olmayan ve daha ziyade tüketici olarak görülen kadının ikinci derecede bir role sahip olması şaşırtıcı değildir. Bu konum bazen kadınların hayatını bile önemsiz hale getirmiştir. Kız çocuklarının ailenin ve kabilenin imkânlarını tüketmesinin önüne geçmek ya da kabileler arasındaki baskınlarda yabancıların eline geçmesinin vereceği utançtan kurtulmak için nadiren de olsa kendi ailesi tarafından öldürülmesi de bunun bir kanıtını teşkil eder.

Bu sebeplerden başka Arap insanı kız çocuğunun doğmasını uğursuzluk saydığından, bazı kabileler onun doğumundan utanç duyduğu için, kimi de fakirlik sebebiyle onu diri olarak toprağa gömerlerdi. Onlara göre Allah, bir aileye kız çocuğu nasip etmişse, o Allah’ın bir lütfu olarak değil gazabı olarak algılanırdı. Hatta hamile bir Arap kadınının doğumuna yakın zamanlarda gözlerinin önüne bir çukur kazılır, şayet doğan çocuk kız ise bu çukur o çocuğun mezarı olurdu.  

İslam öncesi Arap Yarımadası’nda yaşama hakkı elinden alınan kadınların sosyal hayatta birçok hakkı kısıtlanmıştı. Toplumda pek değerleri yoktu. Genelde mirastan mahrum edilir, evliliğine ailesi karar verirdi. Boşanma hakkı hiçbir kurala bağlı olmaksızın erkeğe aitti. Eğitim hakkı ise doğal olarak hiç kimsenin gündeminde değildi. Eğitim sadece bazı saygın ailelerin erkeklerine verilirdi.

Aynı şekilde tarihte kadının doğuştan “eksik insan” olduğunu iddia ederek onu rasyonel akıl yürütme alanının dışına atan Aristoteles’te ve onun görüşlerini devralarak daha da derinleştiren Yahudi ve Hıristiyan toplumlarda kadın “kötülüklerin kapısı, insanın cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın arkadaşı ve insan olup olmadığı bile tartışmalı bulunan bir yaratık” olarak değerlendirilmiştir. Bu anlayışa göre, Adem’in cennetten çıkartılmasından Havva ve onun şahsında tüm dünya kadınları sorumludur. Adem’in yasak ağacın meyvesinden yemesine Havva’nın sebep olduğu iddiasıyla Adem masum sayılmış, Havva ise günahkar kabul edilmiştir.

  Modern batı toplumunun özgürlük adı altında kadını esarete mahkûm ettiğini söylersek mübalağa olmaz diye düşünüyorum. Şöyle ki: Kapitalizm kadının cazibeliğini ön plana alarak adeta bir meta gibi kullanmaya çalışmış, kominizim ise eşitlik adı altında onu kaldıramayacağı yükün altına koymuştur. Dolayısıyla her iki durumda da adalet sınırlarının zorlayıcılığı söz konusu olmuştur. Bu zaman kesitini de cahiliye olarak kabul etmek gerekir.

  Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi cahiliye döneminde eğitimde kadın erkek eşitliğinden bahsetmek mümkün değildir. Derin bir cinsiyet ayrımcılığı söz konusuydu.

İslam’ın Doğuşundan Sonra Toplumda Cinsiyet Adaletinin Tesisi

İslamiyet’in doğuşundan önce gerek yönetimde, gerek ekonomik nimetlerin paylaşımında, gerek sosyal yapının inşasında belirleyici unsur adalet değil, güçtü. Bu durum kadın erkek algısında da belirgin bir şekilde varlığını göstermekteydi. Fiziki olarak erkeğin güçlü oluşu onu toplumun inşasında oyun kurucu haline getirmiştir. Gücün oluşturduğu paradigma öyle bir hal almıştı ki, maddi anlamda güçlü olmayanların ne itibarı ne de etkinliği olmaktaydı. Güçsüz olanların bir hakkı vardı: Güçsüzlere hizmet etmek. Bu hususta kadın erkek ilişkileri açısından bakıldığında durum daha vahim bir boyuttaydı. Bu husustaki vahameti çarpıcı bir şekilde anlamak için  Kur’an-ı Kerim’den bir ayete kulak verelim:

Onlardan birine bir kız evladının doğumu haber verildiğinde, keder ve hayal kırıklığını saklamaya çalışırken yüzü kapkara kesilir; utancından insanlardan gizlenir ve o çocuğu utanç içinde hanesinde tutsun mu yoksa toprağa mı atsın diye düşünür durur. Onların hükmü ne de kötüdür (Nahl:59).

  Kur’an her şeyden önce bütün toplumlarda var olan bir uzlaşmaz karşıtlığı içerisindeki kadın/erkek diyalektiğini, toplumdaki kadınlık ve erkeklik kalıplarını belirleyen sembollerin neden oldukları hiyerarşik / eşitsiz ilişkileri yıkmak için kadını, kadın-erkek ikilemine indirgemeksizin insan olması temelinde ele alır. Kadın ve erkek yaratılış niteliklerini dikkate alarak hak ve sorumlulukları belirler. Bireysel ve sosyal kimliğine vurgu yaparak toplumsal değişimin ve istikrarın belirleyici kutuplarından biri kılar.

  Kur’an’ın kadına cinsiyet ayrımcılığı noktasında bakmadığı aşağıdaki ayetlerden de anlaşılmaktadır. İslam, kadın ve erkeği birbirinin tıpkısı olan bir cins değil, eşit ilişkilere sahip, iki farklı cins olarak görmektedir. Eşitlikçi anlayışı belirleyen Kur’an, cinsler arasındaki farklılıkları görmezden gelmediği gibi bu farklılıkları bir cinsin diğerine üstünlüğü sağlayan özellikler olarak telaki etmeyerek, cinslerin birbirlerinin eksikliğini tamamladığını ve her birinin farklı özelliklerinin kendi içerisinde değerli olduğunu savunan “tamamlayıcılık” yaklaşımlarını birlikte ortaya koyarak o dönemde var olan ataerkil geleneği yıkmaya ve bir insan varlığı olarak kadına adalet çerçevesi içerisinde özerklik/öznellik vermeye çalıştığını anlamaktayız.

Ey insanlar, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız takvaca üstün olanınızdır (Hucurat:13).

 Yukarıdaki ayetlere genel olarak bakıldığında Kur’an, kadının tinselliğini, zihinsel yaşamını, dünya kurucu fiziksel etkinliğini zorunlu olarak engellediği bir kültürü eleştirerek kadınlar için anlam dünyaları inşa etmeye çalışmaktadır. Kur’an her şeyden önce erkeklerin kendilerini egemen özne olarak olumlamalarını sağlayan biyolojik ayrıcalıklara karşılık, kadınların biyolojik özelliklerini de sıralayarak kadın ve erkeğin birlikte var olduklarını söylemektedir.

Ayrıca dinî ve hukuki açıdan kadın ve erkek aynı haklar ve imtiyazlara muhatap olmasına rağmen, cinsler arasında mutlak bir eşitlikten söz edebilmek mümkün değildir. Kadınlar erkeklerden farklı olarak fiziki, psikolojik ve biyolojik yapıya sahiptir. İslam her cinse ait olan ayırt edici fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler arasındaki bu farklılıkları düşünerek tayin etmiştir. İslam, fıtrata ters düşmeden eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins arasında eşitlik kurar ve yine fıtrata uygun olmayan durumda iki cinsin arasını ayırır. Bu durum cinsler arasındaki farklılıkları esas alarak cinsiyet adaleti sağlamaya yönelik bir yaklaşımdır.

Cahiliye dönemiyle kıyas yapıldığında kadınların İslamiyet’in gelmesiyle birlikte olması gereken konuma geldikleri, şahsiyet kazandıkları ve tüm alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da erkeklerle eşit muameleye tabi olma sürecine girdikleri söylenebilir.

Bu noktada İslam dünyasında kadın ve erkeklerin eğitim seviyesine bakıldığında erkeklerin eğitimde daha önde olması durumu ne ile açıklanabilir: Kur’an ve Hadislerin toplumun baskın değerleri gölgesinde yorumlanması ile ancak açıklanabilir. Bu nedenle İslam’ın cinsiyete göre eğitim anlayışıyla, bu konuda bazı Müslümanların yaptıkları bazı hatalı uygulamalarını ayrı tutmak gerekir.

İslam tarihinde asrısaadetten sonra İslam’ın kabul etmediği uygulamaların toplumsal hayatta yeniden hayat bulmasından sonra kadınlara yönelik adaletsiz uygulamalar tekrar ortaya çıkmaya başlamıştır. İslam bu durumlara cahiliye adetleri gözüyle bakmaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme

İnsanlar kullanılmaya hazır olmayan ham kabiliyetlerle dünyaya gelir. Bu sebeple insanın eğitilmeye her zaman ihtiyacı vardır. Çünkü insanın bir taraftan yaratılış gereği doğuştan itibaren uzun bir süre başkalarının bakım ve ihtimamına muhtaç olması, diğer taraftan da eğitilmeye yetenekli olması, böyle bir ihtiyacı doğurmuştur.

Eğitim kadın ve erkekler için bir haktır. Bu konuda hiç kimse eğitim hakkından mahrum bırakılamaz. Bu konuda gerek İslam ve gerekse sonradan tesis edilen uluslararası bildirge ve anlaşmalar bu hakkı vazgeçilmez, devredilmez ve dokunulmaz olarak değerlendirmişlerdir.

Toplum cinsiyet açısından kadın ve erkeklerden oluşmaktadır. Kadın ve erkek insan olarak eşit haklara sahiptirler. Cinsiyet açısından yapılarının farklı olması bir eşitsizlik değildir. Tersine kadın ve erkeklerin birbirlerini tamamlayıcı unsurları olarak kabul edilmelidir.

Eğitim bir insan hakkıdır. Erkek ve kadınlar fıtratlarına uygun bir eğitime tabi tutulmalıdırlar. Bu hususta kadın ne bir meta, ne bir reklam aracı ne de erkeklerle aynı işleri yapmaya zorlanan bir varlık olarak değerlendirilmelidir. Fıtratlarına uygun doğal iş bölümüne tabi olmaları teşvik edilmeleri, eğitimleri de güçlü yönleri ön planda tutularak gerçekleştirilmelidir. Kadın ve erkeklerin doğuştan var olan güçlü ve zayıf yönlerinin göz önünde bulundurarak eğitilmeleri “Fıtrata Dayalı Eğitim” olarak değerlendirilmelidir. Bunun hayat bulması durumunda toplumun işleyişi kolaylaşır, başarı kaçınılmaz olur.

Tarihte eğitim faaliyetlerinde kadınlara yönelik ayrımcılığın yapılması en basit haliyle hukuksuzluktur. Bu haksızlığı temel alarak feminizm hareketinin hortlaması ne kadar yanlış ise, eğitimde cinsiyet adaletinde gecikme de en basit haliyle zülümdür. Eşitlikçi yaklaşım hukukta, adalet ise uygulamada olmalıdır.

İlkokul eğitimi, her iki cinse eşit şartlarda ama mahremiyet eğitimi bilinciyle verilmelidir. Ortaokulda bazı dersler cinsiyete göre tercihe bırakılmalıdır. Bu aşamadan sonra kadın ve erkeklerin başarabileceği ortak müfredatlar noktasında bir ayrıma gidilmemelidir. Ancak kadınların fıtratına uygun olan mesleklere bayanlar, erkeklerin başarılı olacağı mesleklere erkekler teşvik edilmelidir. Ayrıca ortaokul ve liselerde homojen sınıfların teşekkülü hususunda öğrencilere tercih hakkı verilmelidir. Böylece kadınların güçlü yönlerine göre eğitilmeleri; erkeklerin de baskın yönlerine göre eğitime tabi tutulmaları beraberinde başarıyı getirdiği gibi, toplumun işleyişini de kolaylaştırır. Okullar bu anlayışa göre dizayn edilmeli, öğretmen ve eğitim yöneticileri bu ruha göre yetiştirilmelidir.

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir