Eğitim Felsefesi, Politikası ve Uygulamaları Bağlamında Cinsiyet Eşitliği

 Eğitim Felsefesi, Politikası ve Uygulamaları Bağlamında Cinsiyet Eşitliği

Prof. Dr. Zülfü Demirtaş

Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi

İnsan varlığı, kadın ve erkek cinsiyetinden müteşekkil bir topluluk/toplum oluşturur. Toplumu oluşturan kadın ve erkek birbirinden farklı mizaç ve tabiatta yaratılmıştır. Fıtrî olarak doğuştan sahip olunan bu özellikler cinsiyet kavramı ile ifade edilir. Bu bağlamda cinsiyet kavramı; bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği (Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük) şeklinde tanımlanmaktadır. Doğuştan getirilen ya da fıtrî özellikler seti olan cinsiyeti reddetmek akla ziyan bir bakış açısıdır. Fıtrî olan cinsiyette cinslerin herhangi birine bir üstünlük verilmemiş, aksine kadın ve erkek cinsi birbirine denk olarak yaratılmıştır. Buna bağlı olarak, toplumda cinsiyet ayrımcılığı ya da cinsiyet eşitsizliği olgusunu dile getirenlerin itiraz ettikleri noktalar cinsiyetin kendisine değil, kadın cinsiyetine yönelik yapılan ayrımcı politikalar ve uygulama üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu bağlamda dile getirilen görüşler toplumsal cinsiyet kavramı ya da rolleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Temiz ve Cin (2017) toplumsal cinsiyet rollerinin kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarına bağlı olmaksızın kültürel, sosyal, ekonomik ve tarihi nedenlere dayalı olarak kadın ve erkeklere yüklenen rollerden ve sorumluluklardan oluştuğunu ifade etmektedir. Bu bakış açısına göre, cinsiyet, biyolojik bir olgu olmasına rağmen, toplumsal cinsiyet rolleri toplum tarafından kadın ve erkek bireylere öğretilir. Birey, toplum tarafından empoze edilen toplumsal cinsiyet rollerini çok küçük yaştan itibaren öğrenmeye başlar. Bebeklikten itibaren kız çocuklar için pembe, erkek çocuklar için mavi rengin seçilmesi gibi kültürel kodların ileri yaşlarda kadın ve erkeklerin yeterlilikleri konusunda doğal olmayan ayrımlar oluşturduğu savunulmaktadır. Bu araştırmayı gerçekleştiren uzmanların ulaştıkları sonuçlar çarpıcı bir gerçekliği, başka bir deyişle doğru bilinen bir yanlışı ortaya koymaktadır. Zira, 152 okul öncesi öğretmeni üzerinde gerçekleştirilen bu araştırmanın sonuçlarına göre, okul öncesi eğitim öğretmenleri sınıflarında cinsiyetçi kalıp yargılara ve önyargılara yer vermemektedirler. Bu bulgu, eğitim sürecinde cinsiyet eşitliğinin gözetildiğini ve ayrımcılık yapılmadığını gösermektedir.

Gözütok, Toraman ve Acar-Erdol’a (2017) göre, kadın ve erkeklere ait roller, normlar ile kadın ve erkek grupları arasındaki ilişkiler gibi niteliklerin sosyal yapılanması anlamını taşıyan toplumsal cinsiyet, sosyal olarak belirlenme, kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişiklik gösterme yönünden evrensel bir olgu olan cinsiyetten farklı bir olgudur. Erkek ve kız çocukların öğrendikleri, toplumun cinsiyetlerine uygun bulduğu duygu, roller, davranış ve tutumlar arasındaki farklılıklar toplumsal cinsiyet farklılıklarını oluşturmaktadır. Toplumsal cinsiyet farklılıkları toplumsal ve zamansal bağlama göre değişiklikler gösterir. Erkek öğrencilerin matematiğe ve fene kız öğrencilerden daha yetenekli olduğunun düşünülmesinin bu farklılıklara örnek gösterilebileceğini söyleyen bu yazarlar, araştırmaların bu düşünceyi doğrulamadığını ifade etmektedirler. Buna kanıt olarak, PISA 2003 ve 2012 sonuçlarında kız öğrencilerin erkek öğrencilerden daha başarılı, PISA 2015’de ise erkeklerin kızlardan daha başarılı olmasını verilerle göstermektedirler. Hem PISA 2012’de hem de 2015’de kız öğrencilerin fen alanı puan ortalamaları erkek öğrencilerden yüksek çıkmıştır. 2012’de kız ve erkek öğrenciler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark varken, 2015’de istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Buradan hareketle toplumsal cinsiyet olgusunun varlığını ileri süren görüşlerin iyice irdelenmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından 2008 yılında hazırlanan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı 2008–2013” başlıklı belgede eğitim ve istihdam politikaları açısından cinsiyet eşitliğine/eşitsizliğine yönelik önemli verilere ulaşmak mümkündür. Bu belgeye göre: “Çağımızda birçok ülke insan haklarından vazgeçilemeyeceği olgusunu benimsemiş durumdadır. Bu anlayışın emen olduğu ülkelerde kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmaları; siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hayata katılımlarını artırmanın yolları aranmaktadır. Ancak insan hakları belgelerinde, uluslararası sözleşmelerde, ülkelerin yasalarında yer almasına rağmen bu anlayışın hayata geçtiğini söylemek pek mümkün görünmemektedir. Ülkemizde de kadın haklarının hayata geçirilebilmesi açısından uygulamada bazı sorunlar yaşanmaktadır. Bu bağlamda, kız çocuklarının okula kayıt ve devamlarının sağlanması, kadınların sağlık hizmetlerine erişimi, istihdama ve yetki-karar alma süreçlerine eşit katılımı gibi alanlarda halen önemli sorunlar mevcuttur.” Ancak bu belgenin yayımlanmasından bu yana 11 yıl geçtiğini göz önüne aldığımızda belgede belirtilen hususlardan bazılarının bugün için söz konusu olmadığı söylenebilir. Örneğin; kız çocuklarının okula kayıt ve devam durumları ile kadınların sağlık hizmetlerine erişebilme durumları 2008 yılından çok daha iyi durumdadır. Erkek ve kız çocukların okula kayıt ve devamları ile ilgili istatiksel veriler ile konuya açıklık kazandırmaya çalışacağız.

Bu makalede ülkemizin eğitim felsefesinde, politikalarında ve uygulamalarında cinsiyet ayrımcılığının olup olmadığı resmi belgeler üzerinde yapılacak değerlendirmeler ile ortaya konmaya çalışılmıştır.

Eğitim Felsefesi

Ülkemizde, Anayasa ve yasalarla kadın-erkek eşitliğini güvence altına alınmıştır. Ayrıca Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi öncelikli olmak üzere, Avrupa Sosyal Şartı, Çocuk Hakları Sözleşmesi, ILO, OECD, AGİK gibi kuruluşların sözleşme, karar ve tavsiyeleri, Kahire Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Planı, 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı ve Pekin Deklarasyonu ve Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde ulusal mevzuatına aktarması gereken kadın-erkek eşitliği ile ilgili AB direktifleri doğrultusunda politikalar geliştirmeyi, yasal düzenlemeler yapmayı ve bu yasaları uygulamaya geçirmeyi taahhüt etmiştir (Başbakanlık, 2008, 13).

Bir toplumun bütün kurumlarına yön gösteren temel hukuksal belge anayasadır. Ülkemizde, birçok değişiklikler yapılmasına rağmen, hâlâ 1982 Anayasası yürürlüktedir. Mevcut anayasanın 10. maddesi “Kanun önünde eşitlik” başlığını taşımakta; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.  Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” hükümlerini taşımaktadır.

Diğer bütün yasalar gibi, Anayasadan dayanağını alan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 4. maddesi, tıpkı Anayasanın 10. maddesi gibi genellik ve eşitliği vurgulamaktadır. Maddenin başlığı genellik ve eşitliktir. Madde metni “Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet, engellilik ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” hükmünü içermektedir. Anayasanın 10. maddesi ve 1739 sayılı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 4. maddesi birlikte ele alınıp değerlendirildiğinde cinsiyet ayrımcılığının hem anayasal hem de yasal bir suç olduğu görülmektedir.

23 Ekim 2018 tarihinde açıklanan 2023 Eğitim Vizyonu belgesi incelendiğinde bu belgenin bütün başlıklarında birey/fert kavramı üzerinde yoğunlaştığı, kadın ya da erkek cinsiyetine yönelik negatif ya da pozitif bir ayrımcılığın olmadığı rahatlıkla görülebilmektedir. Belgede yer verilen; 2023 eğitim vizyonu felsefesi, temel politika, içerik ve uygulama, okul gelişim modeli, öğrenme analitiği araçlarıyla veriye dayalı yönetim, ölçme ve değerlendirme, insan kaynaklarının geliştirilmesi ve yönetimi, teftiş ve kurumsal rehberlik hizmetleri, rehberlik ve psikolojik danışmanlık, özel eğitim, özel yetenek, yabancı dil eğitimi ve diğer başlıkların tamamında hem çalışanlar hem de öğrenciler açısından tam bir eşitlik ruhu ve felsefesi benimsenmiştir.

Bütün bu yasal dayanaklar, Türk milli eğitim sisteminde cinsiyet eşitsizlik ya da cinsel kayırmacılığının olmadığı göstermektedir. Eğitim felsefemizde kadınlara yönelik olumsuz bir bakış açısı yoktur ve kadın ile erkek cinsiyeti her açıdan eşit olarak kabul edilmektedir.

Eğitim ve Cinsiyet Eşitliği

Bir ülkenin refahı ve mutluluğu, başka faktörlerin yanında, söz konusu ülke halkının nitelikli ve sürekli eğitim almasına bağlıdır. Bilgi ve beceriler, bir ülkenin sosyo-ekonomik ve kültürel kalkınmasına eklenen katma değerlerdir. Günümüzün dünyası bilgi tabanlı bir topluluktur ve rekabetin yoğunlaşmasıyla, eğitim hiçbir zaman olmadığı kadar önem kazanmıştır. Kadınların eğitim düzeyinin güçlendirilmesi, onların öz-gelişimine ve refahına katkıda bulunmakla beraber, Türkiye’nin ekonomik potansiyelini de arttırmakta ve aynı zamanda, kadınların küreselleşme sürecine katılmasını da kolaylaştırmaktadır. Bunların yanı sıra, eğitim sistemi toplumsal cinsiyet kalıplarının aşılmasında da önemli bir role sahiptir (Başbakanlık, 2008, 27).

Türkiye’de 2017-2018 öğretim yılında yaşlara ve cinsiyete göre net okullaşma oranları cinsiyet açısından incelendiğinde bir eşitsizliğin olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. 6 ile 9 yaş aralığında kızlarda %98,42 erkeklerde %98,28 ve toplamda %98,35 okullaşma sağlanmıştır. 10 ile 13 yaş aralığında kızlarda %98,53 erkeklerde %98,71 ve toplamda %98,62 okullaşma sağlanmıştır. 14 ile 17 yaş aralığında ise kızlarda %87,15 erkeklerde %88,10 ve toplamda %87,64 okullaşma sağlanmıştır. İki cinsiyette de net okullaşma oranın yüzde yüze ulaşması en ideal olanıdır. Bu orana yaklaşılmasına rağmen ne erkeklerde ne de kızlarda bu ideal gerçekleşmemiştir. Ancak oranın çok düşük olduğu da söylenemez. Ama cinsiyet ayrımcılığı yapıldığı ya da cinsiyet eşitsizliği olduğu asla kabul edilemez.

Yaşlara göre kız ve erkek cinsiyetleri arasında, özellikle kızların aleyhinde, okullaşma oranının olmadığı bulgusu, eğitim seviyelerine göre okullaşma oranları tarafından da desteklenmektedir. Yine 2017-2018 MEB istatistikleri, ilk ve orta öğretimde okullaşma oranlarının kızlar ve erkeler arasında anlamlı düzeyde farklılaşmadığı açık bir şekilde göstermektedir. İlköğretimde (ilkokul+ortaokul) net okullaşma oranı kızlarda %96,25, erkeklerde %95,99 ve ortalamada %96,12 şeklinde gerçekleşirken; ortaöğretimde okullaşma oranı kızlarda %83,39, erkeklerde %83,77 ve ortalamada %83,58 şeklinde gerçekleşmiştir.

İlk ve ortaöğretim düzeyinde okullaşma oranlarında kız ve erkek cinsiyeti arasında anlamlı bir farklılık bulunmamasına rağmen yükseköğretim düzeyinde okullaşma oranında erkeklerine lehine bir dengesizlik söz konusudur. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) güncel istatistikleri bu gerçeği ortaya koymaktadır. Bu verilere göre; önlisans düzeyinde eğitim görmekte olan erkeklerin sayısı 1.424.366, kızların sayısı 1.344.391; lisans düzeyinde eğitim gören erkeklerin sayısı 2.292.542 iken kızların sayısı 1.949.299’dur. Yüksek lisans düzeyinde eğitim gören erkeklerin sayısı 275.781 iken kızların sayısı 178.892’dir. Doktora düzeyinde eğitim gören erkeklerin sayısı 54.613 iken kızların sayısı 4.487’dir. Yükseköğretimde öğrenim görenler erkeklerin sayılarının kızlardan daha yüksek olmasının nedenini cinsiyet ayrımcılığına dayandırmak akılcı bir yol olamaz. Zira Yükseköğretim Kurumları Sınavında alınan puanlarda bir denge olmasına rağmen kızların yükseköğretimi tercih etme oranları erkeklere oranla daha düşük kalmaktadır. Bu durum pek çok nedene bağlanabilir ancak cinsiyet ayrımcılığına bağlanması önyargıdan öteye geçemez.

2018 yılında yapılan Yükseköğretim Kurumları Sınavında (YKS) kız ve erkek öğrencilerin aldığı puanlar incelendiğinde; hem sözel sayısal puan türünde erkek ve kız adayların yüzdelikleri benzerlik göstermekle beraber iki cinsiyet grubunun farklılaştığı puan aralıklarının birbirine yakın olduğu görülmektedir. 100-179 arası puanlarda erkeklerin oranı; 180-259 puanları arsında da kızların puanları daha yüksektir. Konuya açıklık kazandırması bakımından sayısal puanlara ait veriler grafikte yer almaktadır.

Kız ve erkek çocuklarının Yükseköğretim Kurumları Sınavında aldıkları puanlar arasında anlamlı farklılıklar olmamasına rağmen, bir yükseköğretim kurumuna kayıt yaptırma ve eğitime devam etmede erkekler daha istekli görünmektedir. Bu olgu, ailelerin kız çocuklarını yükseköğretime gönderme konusunda erkek öğrencilere nispeten daha gönülsüz olduklarını da göstermektedir. Erkek çocukların ailenin ikamet ettiği yerleşim biriminin dışındaki bir yükseköğretim kurumuna gönderilmesinde fazla çekinceli olmayan ailelerin kız çocukları konusunda daha çekinceli olması bu durumu açıklaya yardımcı olabilir kanısındayız.

Cinsiyet ve İstihdam

Her işin ya da mesleğin kendisine özgü koşulları vardır ve bu koşullar bazen kadınların bazen de erkeklerin çalışmasına aha uygun olabilmektedir. Bütün çalışma alanlarında kadın ve erkeklerin istihdamını ele alıp incelemekten ziyade eğitim sektöründe kadın ve erkelerin istihdam oranlarının makalenin odağı açısında daha etkili olacağını düşünerek konuya açıklık getirmek isabetli olacaktır. MEB istatistiklerine göre Türkiye genelinde 1.030.130 öğretmen istihdam edilmekte olup bu öğretmenlerin 991.433’ü kadrolu ve 38.697’si sözleşmelidir (www.meb.gov.tr). Öğretmenlerin yüzde 45,1’ini erkekler yüzde 54,9’unu da kadınlar oluşturmaktadır (www.trthaber.com). Bu oranlar, öğretmenliğin kadın mesleği olduğu yargısını doğrulayan bir kanıt niteliğindendir. Kadın fıtratı, öğretmenlik mesleğini icra etmeye uygun olduğundan kadınların bu mesleği seçtikleri görülmektedir. Burada erkekler açısından bir cinsiyet eşitsizliğinden söz edebilmek mümkün değildir.

YÖK istatistikleri incelendiğinde öğretim elemanı toplam sayılarının cinsiyetler açısından farklılıklar gösterdiği görülmektedir. Üniversitelerde görev yapmakta olan toplam akademisyen sayısı 139.787 olup toplam erkek sayısı 79.204 ve toplam kadın sayısı 60.583’tür. Öğretimüyesi yardımcılığı kadrosu olan görevlisi kadrolarında erkeklerin sayısı 15.173 iken kadınların sayısı 13.150 olmuştur. Araştırma görevlileri açısından ise kadın ile erkeklerin sayısı birbirine oldukça yakındır. Üniversitelerde çalışmakta olan toplam 44.403 araştırma görevlisinden erkek araştırma görevlisi sayısı 22.267 iken kadın araştırma görevlisi sayısı 22.136’dır. Akademisyenliğin ilk basamağını araştırma görevliliği kadrosu oluşturmaktadır. Özellikle bu kadroda çalışanların, dengede denebilecek şekilde, birbirine yakın sayıda olması gelecek on ya da yirmi yıl içerisinde cinsiyetler açısından bir dengenin oluşacağının güçlü bir delilidir.

Sonuç

Birbirine denk olarak yaratılan ve birbirini tamamlayan erkek ve kadın arasında bir ayırım yapmak Yüce Yaratıcı’nın düzenine ve ilkelerine başkaldırıdan farklı bir anlam taşımaz. Hilkat sırrına muhalif olan bu ayrımın dini bir kaynağını göstermek mümkün değildir. Yüce Kitabımızda kadının erkekten ayrıldığını gösterebilecek bir tek delil gösterilemez. Benzer şekilde, Peygamber Efendimizin gerek kendi hanımlarına ve kızlarına gerek diğer mümin kadınlara yönelik yaklaşımları, O’nun kadınlara büyük bir değer verdiğini ve onları Allah’ın bir emaneti olarak gördüğünü gözler önüne sermektedir. Kültürel olarak konuya yaklaşıldığında erkek ile kadın eşitliği açısından erkeklere yönelik bir kayırmanın zaman zaman yapıldığını söylemek mümkündür. Hatta bu ayrımın tarihin birçok devrinde yapıldığını gösteren delillere ulaşmak mümkündür. İçinde bulunulan coğrafi ve toplumsal koşullar, kaba güç gerektirecek işlerin erkekler tarafından yapılmasını gerektirdiği durumlarda erkeklerin kadınlar üstünde bir hegemonya kurmalarına neden olmuştur denilebilir. Doğu kültürlerinde bundan kaynaklanan baskın bir erkek egemen özellik vardır. Bu kültürlerde erkek ailenin sahibi, koruyucusu, rızık temin edicisidir. Bundan dolayı kadına göre daha yüksek bir konuma sahip olarak düşünülmekte, onun yerine pek çok hayatî kararı verebilmektedir.

Geleneksel olarak doğulu bir kültüre sahip olan ülkemizde de erkek egemen bir sosyal yapının varlığı görmezlikten gelinemez. Ancak Türkiye’de eğitim felsefesi açısından kadın ile erkek arasında bir cinsiyet kayırmacılığı ya da ayrımcılığı söz konusu değildir. Anayasa, Milli Eğitim Temel Kanunu ve yakın zamanda açıklanan 2023 Eğitim Vizyonu cinsiyet eşitliği minvalinde eğitim hizmetlerinde kadın ile erkek için tam eşitlik öngörmektedir. Eğitim hizmetlerinden yararlanmada grup ve sınıf farklılığı kadar cinsiyet açısından da tam anlamıyla bir eşitlik söz konusudur. Eğitim hizmetlerinin özelliklerine bazı okulların kızlara ya da erkeklere tahsis edilebilmesi mümkündür. Bu ise, eşitsizlikten ziyade eğitim hizmetinin doğasına uygunluk olarak açıklanabilir. Ancak 28 Şubat gibi darbeci / postmodern darbeci zihniyetler buna dahi tahammül edememiş, zamanla kız lisesi ya da erkek lisesi olarak açılan ve hâlâ aynı adı taşıyan okullar karma okullar haline getirilmiştir. Bugün adı “kız lisesi” ya da “erkek lisesi” olan okulların tamamına yakını her ikicinse birden eğitim hizmeti sunmaktadır. Bununla birlikte, o meş’un darbenin ceberut etkilerinin egemen olduğu dönemlerde halk eğitim merkezleri tarafından sadece kadınlara yönelik yaygın eğitim hizmeti veren biçki-dikiş ve benzeri kurslara “karma eğitim” dayatmasından dolayı mutlaka bir ya da birkaç erkeğin kaydının yapılması zorunluluğu getirilmişti. Sadece kadınlara yönelik yayın eğitim hizmetlerinin verilmesi yıllarca engellenmiştir. Açıkçası kadınlara yönelik bir ayrımcılık eğitim felsefesi açısından asla söz konusu değilken darbeci yönetimler eşitlik adına her bir faaliyette erkekleri de kendi doğalarına aykırı olan etkinliklere katılmaya zorlamışlardır.

Eğitim uygulamaları açısından bakıldığında kız ya da erkek cinsiyetinin kayırılmasından ya da ayrımcı politikaların uygulanmasında söz edebilmek mümkün görünmemektedir. Şöyle ki; okulöncesi, temel eğitim ve ortaöğretim düzeyindeki okullara öğrenci kayıtlarında cinsiyet açısından bir ayrıştırma söz konusu değildir. Bununla birlikte, üniversiteyi geçişin ilk basamağı olan YKS elde edilen puanlar açısından kız ve erkek öğrenciler arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Ancak kız öğrencilerin bir yükseköğretim kurumuna kayıt yaptırma ve devam etme oranları erkek öğrencilere nazaran daha düşüktür. Bu durumun pek çok neden bağlanması mümkün görünmektedir. Öncelikle, ailenin ekonomik durumunun elvermemesi durumunda erkek çocuklarının yükseköğretime gönderilmesini kız çocuklarına göre daha fazla tercih ettiği düşünülebilir. Ardından, ailelerin özellikle kız çocuklarını kendi ikamet ettikleri yerlerin dışında bir yerde yükseköğretime gönderme konusunda daha tutucu oldukları söylenebilir. Bu tutumların sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel, sosyal ve tarihi kökenleri de vardır. Üçüncü sırada, kız çocuklarının eğitim sonrasında istihdam imkânı ve ihtimali düşük olan bir yükseköğretimi tercih etmemelerinden kaynaklanıyor olabilir.

Öğretmen ve akademisyen olarak görev yapmakta olanların cinsiyetleri göz önüne alındığında öğretmenlik mesleğini icra etmekte olan kadınların erkeklere nispeten oldukça yüksek olduğu müşahede edilmektedir. Bu durum, öğretmenlik mesleğinin kadının beklentilerine ve annelik rollerine olması ile açıklanabilir. Mesleğin ailenin, özellikle çocuklarının, sorumluluğunu taşımasına engel olmaması, evine ve ailesine daha fazla zaman ayırmaya elverişli olması ve ekonomik yönden birçok meslekten daha iyi olması gibi nedenlerden dolayı kadınlar tarafından daha çok tercih edilmektedir. Dünyanın diğer toplumlarında da benzer nedenlerden dolayı kadınlar tarafından daha çok tercih edilmesinden ötürü öğretmenlik “kadın mesleği” olarak anılmaktadır.

Akademisyenliği tercih eden ya da hal-i hazırda akademisyen olarak görevde yapmakta olan erkeklerin oranı kadınlardan daha yüksektir. Ancak akademisyenliğin ilk basamağı olan araştırma görevliliği kadrosunda çalışmakta olan erkek ve kadın sayıları denk denecek kadar birbirine yakındır ve yakın gelecekte erkeklerin lehine olan bu dengesizlik bozulacak gibi durmaktadır. Veriler, uzak olmayan bir gelecekte akademisyen erkekler ve akademisyen kadın arasında bir dengenin oluşacağına işaret etmektedir.

Son söz olarak kadın ve erkek birbirini tamamlayan ve birbirine denk aynı cinsin iki farklı cinsiyetini oluşturduğu için aralarında ayırım yapılamaz. Türkiye’nin eğitim felsefesi, politikaları ve uygulamaları tam eşitlikçi bir perspektiftedir.

Kaynaklar

Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, (2008). Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı, 2008–2013. https://www.bpwankara.org/cms-uploads/kadinin-statusu-gm-toplumsal-cinsiyet-esitligi-ulusal-eylem-plani.pdf,erişim tarihi: 23.02.2019.

Gözütok, D., Toraman, Ç. ve Acar-Erdol, T. (2017). Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ölçeğinin (TCEÖ) Geliştirilmesi. İlköğretim Online, 16(3), 1036-1048.

Milli Eğitim Bakanlığı. (2018). 2023 Eğitim Vizyonu. http://2023vizyonu.meb.gov.tr/doc/2023_EGITIM_VIZYONU.pdf erişim tarihi: 28.02.2019.

Temiz, Z. ve Cin, F. M. (2017) Okul Öncesi Eğitimde Cinsiyet Eşitliği Üzerine Betimsel Bir Çalışma. YYÜ Eğitim Fakültesi Dergisi, 14(1), 940- 965.

Vendrell, R., Capdevila, R., Dalmau, M., Geis, A., & Ciller, L. (2014). Descriptive study on gender equity in early childhood education in Catalonia, Spaini. International Journalof Humanities and Social Science, 4(7), 279-290, https://www.slideshare.net/miquimel/2014-05-descriptive-study-on-gender-equity-in-early-childhood-education-in-catalonia erişim tarihi: 26.02.2019.

https://istatistik.yok.gov.tr/ erişim tarihi 27.02.2019

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.5c7fbf3f4a6727.93143786 erişim tarihi 06.03.2019

https://www.trthaber.com/haber/egitim/meb-ogrenci-ve-ogretmen-sayisini-acikladi-240037.html  erişim tarihi 06.03.2019

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir