Covid-19 Pandemisi: Eğitim ve Okumaya Yansımaları

 Covid-19 Pandemisi: Eğitim ve Okumaya Yansımaları

Giriş

Pandeminin birçok insan yapımı sisteme olduğu gibi eğitim sistemine de doğrudan olumlu/olumsuz etkileri olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Her ne kadar özellikle basında çıkan pandemi süresinde eğitimde yaşanan olumsuz durumlar olsa da pandeminin dijital dönüşüm sürecinde eğitimin de dijital çağa uygun hale gelmesinde itici gücü olmuştur. Özellikle araç-gereç temini ve alt yapı çalışmaları pandeminin eğitime dönük olumlu etkileridir. Pandeminin eğitim üzerindeki etkisine geçmeden önce süreci doğru analiz etmek gerekmektedir. Pandemi süreci ilk olarak “kaos” ile başladı. Çünkü insanlar kendi kurdukları sistemleri savaş ya da devrim gibi nedenlerden ötürü yıkıp değiştirebilirler, ancak bu sistemler doğal afetler ya da doğanın kendi etkenleri ile bozulduğunda büyük bir kaos ortamı oluşmaktadır. Kaos sonrası insanlık “bilinmezlik” evresine geçiş yaptı. Bu evrenin en büyük sebebi de öngörülemezliktir. Nitekim pandemi ne kadar sürecek? Çözümü bulunabilecek mi? Eskiye dönüş olacak mı? gibi belirsizlik içeren sorular kaos ortamını daha da derinleştirmiştir. Bilinmezlik evresi daha sonra yerini “korku” ya bırakmıştır. Nitekim insanlar bilmedikleri ya da öngöremedikleri olgulardan ya da olaylardan korkarlar. Korku sonrası “bocalama” evresi başlamıştır. Bu evrede pandemi nedeniyle çöken sistemler insan ilişkilerini de etkilemiştir. Ekonomi, siyaset ve eğitim gibi sistemlerin bozulması ve nasıl çözüleceğinin bilinememesi bocalama evresinin en önemli değişkenlerdir. Bu süreç bize gösterdi ki insanlık pandemi tarzı yaşamsal değişmelere hazır değilmiş. 2000 yılı birçokları için milenyum başlangıcıydı. 2000 yıllarında tüm sistemlerin dijitalleşeceği, arabaların hatta insanlığın uçacağına ilişkin birçok öngörü yer almaktaydı. Takvimi günümüze aldığımızda ise bırakın uçmayı insanlığın “süründüğünü” görmekteyiz. Her yüz yılda bir ortaya çıkan pandemilerin öngörülememesi ya da önlem alınamaması bunun bir göstergesidir. Nitekim 1818 ve 1918 yıllarında da benzer salgınlar yaşanmıştır.

Pandemi sürecinde bozulan sistemlerin başında eğitim gelmektedir. Pandemide eğitimi değişkenler üzerinden incelemek gerekmektedir. Pandemi sürecinde aileler ya da diğer bir tabir ile velilere bakarsak “yetersizlik” kavramını uygun görmekteyim. Pandemi öncesi veliler çocuklarını bir okula kayıt eder, gerekli araç-gereci temin eder ve bir çalışma ortamı hazırlayarak çocuklarını eğitim-öğretim hizmetine hazır hale getirirdi! Peki ya sonrası? Sonrası sorumluluklar öğretmene devredilirdi. Nitekim öğrenciler üzerindeki kontrol ve denetim mekanizması tamamen öğretmenin bir sorumluluğu olarak görülmekteydi. Pandemi ile birlikte okulların kapatılması sonucu bu kontrol ve denetim mekanizması ailelere devredilmiş oldu. Aileler de daha önce bu mekanizmaları deneyimlemedikleri için büyük bir yetersizlik durumu ortaya çıktı. Bu kapsamda pandemilerin uzun süreceği ya da yeni pandemilerin ortaya çıkabileceği öngörülerek planlanan uzaktan ya da hibrit eğitimlerin bir getirisi olarak ailelere denetim ve kontrol mekanizmaları kazandırılmalıdır. Konu ile ilgili MEB ya da gerekli mercilerin ailelere yönelik TV ya da sosyal medya aracılıkları ile bilgilendirme yapmaları gerekmektedir. Pandeminin aileler üzerindeki bir diğer etkisi ise ekonomidir. Ülkemizde özellikle eğitim alanında kendini gösteren adaletsizlik pandemide kendini daha fazla göstermiştir. Nitekim ekonomik olarak güçlü olmayan aileler çocuklarına gerekli teknolojik araç-gereci ya da interneti temin edememiş bu durum da çocukların eğitimden geri kalmasına yol açmıştır. Özellikle aynı ev içerisinde birden fazla okula giden çocuğun olması ve araç-gerecin sınırlı olması bu adaletsizliği daha da artırmıştır. Kısaca pandemi sürecinde ailelerin çocuğun üzerindeki etkisi bir anlamda ölçülmüş oldu.

Pandemide öğrencilerin durumuna baktığımızda genel olarak üç aşamadan geçtikleri görülmektedir. Mutluluk, durgunluk ve mutsuzluk. Nitekim okulların kapatılması ile birlikte öğrenciler özellikle de yüksek öğretim öğrencileri gerek memleket gerekse ailelerine kavuşacakları düşüncesiyle büyük bir mutluluk içerisindeydi. Zamanla bu mutluluk yerini önce durgunluğa daha sonra ise mutsuzluğa bırakmıştır. Planlanan şekilde eylül ayında okulların açılması ile özellikle medyada göreceğimiz “öğrenciler okulları çok özlemiş” ya da “öğrenciler okullara koşarak gitti” gibi söylemler esasen yersiz olacaktır. Nitekim insan organizması herhangi bir şeye alıştıkça motivasyon azalması yaşamaktadır. Okulların uzun süre kapanması da zamanla alışma ile birlikte yerini durgunluğa bırakmıştır. Eylül ayında -açılır ise- okulların başlaması sonucu öğrenciler büyük bir motivasyonla okullara gelecekler ancak 2-3 ay gibi bir süre sonra tekrar durgunluk ve mutsuzluk süreci yaşanacaktır. Ocak-şubat gibi bir tarihte ise öğrenciler okulların tekrar kapanmasını istedikleri görülecektir.

Pandemide bir diğer unsur ise öğretmendir. Pandemi bizlere insanlar arasında büyük bir kuşak çatışması olduğunu yüzümüze çarpmıştır. Nitekim X (1965-1979 doğumlular) ve Y (1980-2000 doğumlular) kuşakları ile Z (2000 sonrası doğanlar) kuşağının algıları, beklentileri, değerleri ve inançları çok farklıdır. Bu farklılık X-Y kuşakları arasındaki farklılıktan çok daha fazladır. Pandemi sürecinde öğretmenlerin genel olarak X ve Y kuşağına dahil olmaları uzaktan eğitime uygun olmadıkları gerçeğini ortaya koymuştur. Nitekim bu kuşak insanları yüz yüze eğitimlere alıştıkları için yeni düzene kolay uyum sağlayamadılar. Bu uyum sorununun bir diğer sebebi de bu kuşakların yeterince esnek olamamasıdır. Süreçte her ne kadar birçok sorun yaşansa da sorunların temelinde öğretmenler ve alt yapı bulunmaktadır. Bu kapsamda öğretmenlerin uzaktan eğitime hazır olmadıkları görülmüştür. Bu konuda birçok öneri getirilebilir. Ancak benim önerim zamana bırakmaktır. Yakın bir gelecekte Z kuşağının öğretmen rolüne geçmeleri ile birlikte hem bu kuşağın içerisinde büyüdükleri çağa uyum sağlamaları hem de yeni nesil olan ALFA kuşağının konuya hâkim olması ile bu tarz uzaktan eğitimlerde sorun yaşanmayacaktır. Öğretmenlerle yapılan görüşmelerde bir kısmı süreçte sorun yaşamadığını belirtmekte bir kısmı ise çok zorlandığını belirtmektedir. Buradaki farklılık esasen verilen dersin içeriği ile ilgilidir. Uzaktan eğitim özellikle içeriği teorik olan derslerde ciddi sorunlar yaratmaz iken pratik derslerde çok sorun yaşanmıştır. Bu kapsamda teorik ders veren öğretmenler daha az sorun yaşarken, uygulama ağırlıklı dersleri yöneten öğretmenlerin süreçte büyük bir çıkmaza girildiği görülmüştür.

Pandemi sürecinde genel olarak eğitime bakıldığında uygulanan eğitim modeli ile ilgili büyük bir kavram karmaşası yaşandığı görülmüştür.  Acil uzaktan eğitim (Emergency Remote Teaching), uzaktan eğitim ve hibrit eğitim gibi kavramlar sıklıkla kullanılmakla birlikte alan yazına bakıldığında hatalı kullanımlar göze çarpmaktadır. Genel olarak açıklamak gerekirse, planlı bir şekilde hiçbir ani değişimin yol açmadığı ve online (çevrim içi) olarak yapılan eğitimlere uzaktan eğitim denilirken, salgın, savaş veya afet gibi sebepler ile planlama yapılmadan mücbir sebepler ile uygulanan çevrim içi eğitime ise acil uzaktan eğitim denilmektedir. Başlangıçtan itibaren planlanan ve sadece çevrim içi uygulamalara yönelik hazırlanan eğitimlere uzaktan eğitim denilirken, aniden gelişen ve mevcut eğitim modeline bir alternatif olarak sunulan, kriz anlarında kullanılan online eğitime ise acil uzaktan eğitim denilmektedir (Hodges, vd., 2020). Hibrit eğitim ise yüz yüze eğitim ile uzaktan eğitimin belirli kıstaslar ile harmanlanmış bir şeklidir. Hibrit eğitim, öğrenme ortamının harmanlandığı bir eğitim modeli olup, yüz yüze sınıf ortamlı öğretim ile online ortamlı öğretimin birlikte kullanılmasıdır (Doering, 2006). Hibrit eğitimin temel amacı iki farklı öğretim modelini birleştirerek daha etkili ve efektif bir öğretim deneyimi sunmaktır (Kumar, 2012). Bu kapsamda ülkemizde şu an için uygulanan modele en yakın olanı acil uzaktan eğitim olarak görülmektedir. Acil uzaktan eğitim süreci gerek öğrenciler gerek öğretmenler ve akademisyenler gerekse karar verici konumunda bulunanlar için uygulanmak zorunda kalınan bir model olup modelin uygulanmasını eleştirmek yerine acil uzaktan eğitimden uzaktan eğitime doğru bir geçiş sürecinin hızlı ve kolay olması yönünde girişimlerde bulunmak gerekmektedir. Acil uzaktan eğitim üniversitelerde de uygulanmakla birlikte üniversitelerde halihazırda salgın öncesi de birtakım dersler (AİİT, Türk dili ve İngilizce gibi) uzaktan eğitim ile verildiğinden geçiş süreci daha az sancılı olmuştur. Bu kapsamda esasen ülkemizde pandemi ile birlikte uygulamaya koyulan model uzaktan eğitim değil acil uzaktan eğitimdir.

Asıl sormamız gereken soruyu sona sakladım. Pandemi sürecinde ülkemizde eğitim-öğretim hizmetleri başarılı mıydı? Şahsen bu soruya cevabım hem evet hem hayır. Çünkü eğitimi nasıl algıladığımıza göre süreç değerlendirilebilir. Teorik bağlamda eğitimi bireyi hayata hazırlayan ve bireyin özgür düşünmesini sağlayan bir süreç olarak algılarsak gerek evlere kapanma ile gerekse iletişimin zayıflaması nedeniyle eğitim başarısız oldu denilebilir. Özellikle Yüksek öğretimde bireylerin hayata hazırlanmasında evden kopmanın büyük bir etkisi vardır. Pandemi ile bu kazanım başarısız olmuştur. Sonuç olarak eğitimin teorik anlamına göre pandemide eğitim başarısız oldu denilebilir. Ancak eğitimin bir de pratik hali vardır. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada eğitim esasen yönetim erkinin hedeflediği insan profiline uygun vatandaş yetiştirme süreci olarak tanımlanabilir. Foucault eğitimin misyonunu “panopticon” kavramı ile betimlemiştir. Panopticon İngiliz filozof Jeremy Bentham tarafından tasarlanan ve mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt misyonu yüklenen hapishane türüdür. M. Foucault eğitimi panopticona benzetirken yönetim erkinin koymuş olduğu belirli kurallar dahilinde uygulamaya koyulan, bireylerin düşünce, davranış ve yaşam biçimlerini kontrol altında tutan bir olguyu eleştirmektedir (Foucault, 1977).

Bu kapsamda bu tarz bir amaç için iki olguya ihtiyaç vardır. Denetim ve kontrol. Pandemi ile bu mekanizmaların daha etkin olduğu (sokağa çıkma yasakları, maske zorunluluğu, şehirler arası yasak ve HES kodu olmadan ortamlara girememe gibi) görülmektedir. Bu kapsamda eğitime bu tarz bir bakış açısı ile bakarsak pandemide başarılı bir sonuç elde edildiği söylenebilir. Peki bu tarz bir yaklaşım başarılı olur mu? Bu soruya da gene Foucault ile cevap vermek gerekirse. Eğitim özgürlük, bağımsızlık gibi temel niteliklerinden uzaklaştırılsa bile bireyler bu baskıya karşı direnç gösterecek ve bu dayatmaların tam tersi bir durum meydana gelecektir (Foucault, 1978).

Peki pandemi gibi durumlarda bu tarz sorunların önüne nasıl geçilmelidir? Bu sorunların çözümünü zamana bırakmak hem daha ekonomik hem de daha akılcı görülmektedir. Günümüzde özelinde eğitimde genelinde diğer sistemlerde esas sorun arz-talep dengesizliğidir. Eğitimde arzı oluşturan kitle X ve Y kuşağı iken talep eden kitle Z ve yakın zamanda ALFA kuşaklarıdır. Mevcut eğitim-öğretim modellerini, içeriklerini, ölçme ve değerlendirme araçlarını ve özellikle de kavramsal alan yazını oluşturan kitle (X ve Y kuşağı) kendi algılarına ve yaşamsal deneyimlerine göre bu temeli oluşturmaktadır. Ancak Z kuşağı çok farklı algılara, beklentilere ve değerlere sahiptir. Bu iki kuşağın uyuşmazlığı birçok sorun yaratmaktadır. Z ve ALFA kuşaklarının belirli bir olgunluğa gelip bilim üretecek düzeye ulaştıklarında arz-talep dengesi sağlanacak ve süreçler rayına oturacaktır. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, günümüzde okuma, okuma başarısı, okuma tutumu vb. kavramlar tamamen klasik kitap okuma üzerine yapılandırılmıştır. Nitekim bu alan yazını oluşturan X ve Y kuşakları okumayı klasik kitap okuma olarak algılamaktadır. Ayrıca bu kuşak akıllı telefon ya da tabletlerden yapılan okumayı (sosyal medya okumaları) okuma olarak saymamakta hatta sosyal medya bağımlılığı olarak görmektedir. Ancak Z kuşağı sosyal medyada gezinmeyi ve kişilerin iletilerini okumayı kendi algılarına göre okuma olarak kabul etmektedir. Bu kapsamda teorik ile pratik uyuşmazlığı söz konusudur. Özellikle bilgi çağı ile birlikte teknolojinin hızlı dönüşümü insan profillerini ve algılarını da hızlı bir şekilde değiştirmiştir. Ülkemizde özellikle dijital dönüşüme uyum sağlama sürecinde uzaktan eğitim ya da hibrit gibi modellere geçilecek ise gerek modelin kuramsal yapısında gerek içeriklerde gerekse kullanılacak yazılım ya da araç-gereçlerde Z kuşağının görüşlerine başvurmak gerekmektedir. Nitekim müfredatları ve sistemleri kuran kitle ile bunları kullanan kitle çok farklıdır.

Pandemi ve okuma

Pandemi sürecinde okumanın genel durumuna geçmeden önce okuma olgusunun günümüzde nasıl algılandığını belirtmemiz gerekmektedir. Günümüzde okumak bir amaç değil araç olarak görülmektedir. Sınava hazırlanmak, ihtiyaç duyduğu bilgiyi edinmek ya da farklı amaçları kapsamında gerektiğinde başvurulan bir araç olarak görülen okumaya yönelik bu algının değişmesi gerekmektedir. Okumak esasen başlı başına bir amaçtır. Bireyin yaşamsal amacı “hayatın anlamını kavramaktır”. Bu bağlamda bireyler nasıl ki yeme içme eylemlerini birer amaç kapsamında yapıyor ise okuma becerisi de bu şekilde değerli bir amaç olarak görülmelidir. Okuma ile ilgili günümüzdeki bir diğer sorun ise algılanma biçimidir. Herhangi birine boş zamanında ne yapıyorsun diye sorulduğunda “kitap okuyorum” cevabını vermektedir. Bu esasen ciddi bir sorundur. Çünkü “okumak” bir boş zaman etkinliği değil, zaman ayrılması gereken önemli bir olgudur. Günümüz bilgi çağında iş hayatının gün içerisinde önemli bir yer tutması nedeniyle günlük koşuşturmalar insanların boş zamanlarını kısıtlamaktadır. Bu durum da okumaya ayrılan zamanı azaltmaktadır. Bu tamamen algısal bir sorun olmakla birlikte nasıl ki kişiler yeme-içme ya da iletişim kurma gibi eylemlere zaman ayırıp “boş zaman bulamadığımdan yemek yiyemedim” gibi bir bahane ile gelmiyor ise okuma için de benzer bir alışkanlık kazanılması gerekmektedir. Okuma ile ilgili dikkat çeken bir diğer sorun ise pekiştirilme durumudur. Günümüzde insanları okumaya yöneltmek için genellikle dıştan pekiştireçler kullanılmaktadır. Buna örnek vermek gerekirse Bursa Büyükşehir belediyesi 2019 yılında kütüphaneden ödünç kitap alan vatandaşlara iki binişlik Bursakart vermekteydi. Günümüzde bu uygulamanın devam edip etmediği bilinmemekle beraber bu tarz uygulamalar sadece ülkemizde değil tüm dünyada yapılmaktadır. Örneğin Romanya’da toplu ulaşımlarda kitap okuyan kişilerden ulaşım ücreti alınmamaktadır. İlk bakışta güzel uygulamalar olarak görülse de bu tarz dıştan pekiştireçler geçici etki yaratmaktadır. Bu kapsamda özellikle gençlere okuma yapmaları için dıştan pekiştireçler vermek yerine okumanın içsel pekiştireçler ile yapılmasına dönük uygulamalar yapılmalıdır. Buna örnek olarak kişilere okumanın getirileri hakkında bilgilendirmek yapmak verilebilir. Düzenli okuma yapmanın getirileri şu şekilde sıralanabilir: Hafızayı geliştirme, stresi azaltma, demans ve Alzheimer gibi rahatsızlıkları azaltma, kişiye analitik ve eleştirel düşünme becerisi kazandırma, planlama ve öz denetim becerisi kazandırma, problem çözme becerisini artırma, hayal gücünü ve yaratıcılığı geliştirme, özgüven artırma, odaklanmayı daha etkili hale getirme, bakış açısını genişletme ve empati kurma. Bu kapsamda özellikle Z kuşağına okuma yapmaları halinde kazanacakları beceriler hakkında bilgilendirme yapılmasının içsel motivasyonu artıracağı düşünülmektedir.

Tüm bunların yanı sıra günümüzde okuma ile ilgili bir diğer sorun da kitap satışı-okuma oranı arasında kurulan ilişkidir. Bir çok araştırma özellikle ülkemizde kitap satışlarının azlığını öne sürerek ülkemizde çok az kitap okunduğu sonucuna ulaşmaktadır. Bunun yanlış bir analiz olduğu çok açıktır. Nitekim özellikle pandemic sürecinde yapılan araştırmalarda kitap satışlarının pandemic öncesine göre %100 arttığı hatta çocuk kitaplarında bu artışın %200 dolaylarında olduğu görülmektedir (AA, 2020). Gene medyada çıkan haberlere bakıldığında pandemi sürecinde kütüphanelerden ödünç alınan kitap sayısı da iki kat artmıştır. Tüm bunlara bakıldığında özellikle pandemide kitap satışlarının artması kitap okumayı da artırmıştır söylemlerini doğurmaktadır. Nitekim bu hatalı bir çıkarımdır. Nitekim Anadolu Üniversitesi Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (SODİGEM) “Pandemi Döneminde Dijital Yaşam” araştırmasına göre pandemi sürecinde kitap okuma oranı %3 azalmıştır (DHA, 2020). Araştırma sonucu da göstermektedir ki kitap satış oranı ile kitap okuma oranı ilişkisi sandığımız kadar yüksek değildir. Söz konusu araştırmanın bir diğer sonucu da sesli okumaların pandemide %13,9 arttığıdır.

Gene pandemi sürecindeki okumanın durumuna bakılacak olursa 24 saatlik bir günün 6-8 saati TV izleyerek 3-8 saati ise internet başında geçerken 24 saat içerisinde ortalama kitap okuma oranı ise 1-7 dakika olarak belirlenmiştir. Bu tarz araştırmalar farklı sayı ya da rakamlar ortaya koysa da genel olarak dağılımlar bu şekilde çıkmaktadır. TÜİK (2019) Türkiye’de kitap okumanın insanların ihtiyaç listesinde 235. sırada olduğunu vurgulamaktadır. Sonuç olarak yapılan araştırmalar insanların yeteri kadar kitap okumadıklarını ve bu oranın her geçen gün azaldığını göstermektedir. Buradan bazı çıkarımların yapılması gerekmektedir:

Okumaya ilişkin bakış açımız değişmektedir

Özellikle Z kuşağının okuma algısı ile X-Y kuşaklarının okuma algısı farklılaşmaktadır. X ve Y kuşağı fiziki kitap okumayı okuma eylemi olarak görürken, Z kuşağı sosyal medya (dijital okuma olarak da nitelendirilebilir) okumalarını ya da sosyal medyada gezinirken başkalarının iletilerini okumayı da okuma eylemi içerisinde almaktadır. Bu kapsamda hangisi doğru hangisi yanlış kararına gitmek yerine bu algı değişimini dikkate almalı ve tüm çalışmaları bu algılar üzerinden yürütmeliyiz. Nitekim her ne kadar X ve Y kuşağı okuma denildiğinde kitap okumayı algılıyor ve bunun gerekli olduğunu savunuyorsa da önümüzde Z kuşağı ve hatta gelecekte ALFA kuşağı gerçeği durmaktadır. Yapılması gereken özellikle sosyal medya okumalarının da okuma becerisi kapsamına alınıp alınamayacağı üzerinde düşünmektir. Sosyal medya okumaları ile kitap okuma arasındaki farklılıkların belirlenip sosyal medya okumalarını da bu kapsama alabilirsek yeni neslin kitap okuma alışkanlığını kolayca artırmış olabiliriz. Nitekim mevcut Z kuşağına kitap okuma motivasyonu kazandırmak uzun ve imkansız gibi görülen bir durum iken hali hazırda bu neslin sosyal medya ve teknolojik cihazlara yönelik yüksek motivasyonlarını bu yönde olumlu olarak kullanmanın yerinde olduğunu düşünmekteyim. Burada sorulması gereken soru şu: Sosyal medya okumaları ile kitap okuma arasında ne gibi farklılıklar vardır? Herhangi bir kitabı ele alırsak kitabın bir tema üzerine yazıldığı görülmektedir. Sosyal medya okumalarındaki en büyük sorun budur. Özellikle ileti okuma denilen eylemin belirli bir tema üzerinde olmaması okumadaki anlamı kaybettirmektedir. Bu da bütünlük sorununa yol açmaktadır. Bunun yanı sıra klasik kitaplar yayınevi, editor ya da son okuma gibi aşamalardan geçmektedir. Bu da kitaplardaki bilgilerin daha güvenilir olmasını sağlamaktadır. Ancak sosyal medya okumalarında bu tarz bir durumdan söz edilemez. Özellikle manipülasyon ve yanlış bilginin çok olması ve bunun bazı kişi ya da kurumlar tarafından art niyetli olarak kullanılması çok ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Nitekim bu tarz yanlış öğrenmeleri düzeltmek kişiye yeni bir bilgi öğretmekten çok daha zordur.

Bunun yanı sıra klasik okumalarda edebi bir durum söz konusu iken sosyal medya okumalarında bundan söz edilemez. Her ne kadar güvenirlik ve tema önemli iken edebi olma durumu özellikle genç nesil için çok büyük bir problem olarak görülmemektedir. Herhangi bir kişi kitap okurken ya da alırken belirli bir amaç taşımaktadır. Kişi amacına göre eğitsel, siyasi, ekonomik ya da inanç konulu bir kitap alarak okur iken sosyal medya okumalarında bir amaçsızlık söz konusudur. Nitekim bu tarz okumalarda kişinin amacından ziyade toplumum (sosyal medya evreni de diyebiliriz) yönlendirmesi ön plandadır. Yani kişi ne okuyacağına karar verirken yönlendirmelere ve popüleriteye bakmaktadır. Bu durum da ilgi ve isteklerinin ikinci plana atılmasına yol açmaktadır.

Neden az okuyoruz?

Günümüzde özellikle genç kitleye neden az okuyorsunuz gibi bir soru yöneltildiğinde “okumaya zaman bulamıyorum” yanıtını almaktayız. Esasen yukarıda da belirttiğim gibi bu algısal bir sorundur. Özellikle genç nüfus okumayı boş zaman etkinliği olarak görmekte ve günün büyük bir kısmını iş, okul , TV ya da internete ayırdığından gerçekten de okumaya ayrı bir zaman bırakamamaktadır. Bu kapsamda okumanın boş zaman eylemi olmadığı, zaman ayrılması gereken bir eylem olduğu algısı içselleştirilmelidir. Esasen genç neslin az okumasının bir diğer sebebi de ailelerdir. Bu konuyu bir araştırma ile açıklamak yerinde olacaktır. Evans (2010) Nevada Üniversitesi’nde yaptığı bir çalışmada Çin’de evinde 500 ya da daha fazla kitap bulunan çocukların akademik başarı olarak akranlarından 6 yıl daha önde oldukları tespit edilmiştir. ABD’de bu oran 2 yıl, 27 ülkenin ortalamasında ise 3 yıl olarak tespit edilmiştir. Bu kapsamda çocukların okuma alışkanlığında ailelerin önemi ortaya koyulmaktadır. California Üniversitesi de benzer bir araştırma yapmıştır. Bu araştırmaya göre evdeki kitap sayısının; çocuğun hangi ülkede doğduğundan, ailenin eğitim düzeyinden, ülkenin refah seviyesinden, babanın mesleğinden ve ülkedeki politik sistemden daha önemli olduğu ortaya koyulmuştur. Bu kapsamda günümüzde okumanın azlığı sorununun bir ayağı da ailelerdir.

 Kitap okuma ile ilgili bir diğer sorun ise tutumdur. Özellikle genç nesilde okuma tutumu yetersiz düzeydedir. Günümüzde genç nesil özellikle en üretken olduğu yaşlarda TEOG, LGS, YGS, KPSS ve ALES gibi sınavlarla meşgul olmaktadır. Bu tür sınavlar kişinin hayatını, işini hatta eşini belirleyebilecek önemde sınavlardır. Bu sınavlara bakıldığında akıcı okuma yerine seç-al şeklinde bir okumaya gençleri yönelttiği görülmektedir. Bu tarz sınavlar daha çok önemli bilgiyi seçme ve bunu yeri ve zamanı gelince kullanmaya dayalı olduğundan gençlerde kitap okuma tutumunu olumsuz yönde etkilemektedir.

Son olarak genç nesil ne okuyacağını, neleri okuması gerektiğini, ilgilerini ya da hedeflerini belirlemede sorunlar yaşamaktadır. Bu tarz sorunlar nedeniyle de okuma eylemine adım atamamaktadır. Bu kapsamda yapılması gereken nedir? Ülkemizde her konuda kurul, komisyon ya da kurum olmakla birlikte özellikle bilgi çağında önemi daha da artan okumaya yönelik “kitap okuma standartları enstitüsü” şeklinde bir kuruluşun açılması elzemdir. Bu kurum genel olarak basılan kitapların kalitesini denetlemelidir. Özellikle günümüzde niceliksel olarak basılan kitap sayısı artmakla birlikte nitelik düşmektedir. Bunun sebebi de kitap yazmanın ve basmanın ticarileşmesidir. Söz konusu kuruluş kitap basımını, niteliğini ve fiyatlarını belirlemelidir. Kitap basımı için belirli ölçütler getirmeli ve bunlara uymayanlara ciddi yaptırımlar getirmelidir. Ayrıca bu kuruluş özellikle dijital okumanın artması nedeniyle genç nesile e-kitapları ücretsiz sunmalıdır. Özellikle Z kuşağının bilgisayar, akıllı telefon ve tablet kullanımının artması buna ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Gençlerin daha önce de belirttiğim gibi okumaya başlamadan önce ilgi ve hedef belirleme sorunu yaşadıkları bilinmektedir. Bu kapsamda bu kuruluş gençlere kitap seçme, ilgilerini belirleme ve amaç oluşturma gibi çevrim için eğitimler verebilir. Bu tarz bir kuruluş ile özellikle sosyal medya okumalarında karşılaşılan manipulasyonların da önüne geçilebilir. Günümüzde genç neslin doğru ile yanlışı ayırt etme ya da öğrendiği bir bilgiyi teyit etme gibi konularda yetersiz kaldıkları görülmektedir. Nitekim bu gelecek için ciddi bir sorundur. Bu kapsamda bu kuruluş gençlere bu tarz konularda akademik alt yapı sağlamalıdır. Araştırma kapsamında özellikle dijital çağda eğitimde dijital dönüşüme ve okumaya ilişkin şu öneriler sunulabilir:

Öneriler

  • Dijital dönüşüme uyum sağlamak amacıyla yüz yüze eğitim modeli gözden geçirilmelidir. Hibrit ya da uzaktan eğitim modelleri pilot uygulamaya tabi tutularak zamanla yaygınlaştırılmalıdır.
  • Uzaktan eğitim ya da hibrit gibi modellerin gelecekte yaygınlaşacağı düşünülerek bu konuda il ve ilçelerde MEB’e bağlı teknik hizmet birimleri oluşturulmalıdır. Nitekim pandemi sürecinde öğretmen, öğrenci ya da velilerin yaşadıkları ve basit bir teknik destek ile çözülebilecek sorunlar giderek daha da vahim sonuçlar doğurmuştur.
  • Uzaktan eğitim sürecinde internet alt yapısı önem arz ettiğinden bu konuda devlet destekli yatırımlar ile ülkenin her yerinde hızlı internet alt yapısı kurulmalıdır.
  • Özellikle X kuşağı öğretmenlerine dijital dönüşüme ilişkin eğitimler verilmelidir. Nitekim uzaktan eğitim sürecinde teknolojik araç-gereç kullanma ve uzaktan ders işleme konusunda en büyük sıkıntıyı bu kuşak öğretmenleri yaşamıştır.
  • MEB ve YÖK tüm müfredatlarını gözden geçirmeli ve içerikleri, kazanımları veya kullanılacak yöntem-teknik ve ölçme-değerlendirme araçlarını uzaktan eğitime uygun olarak yapılandırmalıdır. YÖK 2020 yılı itibariyle Eğitim Fakültelerine ders müfredatları oluşturma yetkisini devretmiştir. Bu yetki devri ile bu sorumluluk şu an için Eğitim Fakültelerindedir.
  • MEB ve YÖK eğitim-öğretim faaliyetleri ile ilgili atacağı her adımda Z kuşağının görüşlerine başvurmalıdır.
  • Okumanın bir araç değil amaç olduğu algısını geliştirmeye yönelik çalışmalar yapılmalıdır.
  • Okumak boş zaman etkinliği değildir. Zaman ayrılması gereken değerli bir eylemdir. Bu yanlış algıyı düzeltici çalışmalar tüm paydaşların katılımı ile planlanmalıdır.
  • Sosyal medya okumaları ya da dijital okuma üzerinde çalışmalar yapılmalıdır. Özellikle sosyal medya okumalarını klasik kitap okuma standartlarına yaklaştırabilecek çalışmalar yapılmalıdır.
  • Günümüzde okuma algısı kitap okumadan dijital okumaya doğru kaymaktadır. Bu kapsamda öncelikle okumaya ilişkin kavramlar güncellenmeli ve okuma tutumu, okuma alışkanlığı ve okuma algısı gibi olguları ölçecek araçlar (ölçekler) de bu kavram değişimlerine göre yeniden düzenlenmelidir.
  • Kitap okuma alışkanlığını ölçmede kitap satışlarını baz alma ve tüm değerlendirmeleri buna göre yapma alışkanlığından vaz geçilmelidir.

Kaynakça

Anadolu Ajansı (2020). Pandemi döneminde online kitap satışları yüzde 100 arttı, https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/pandemi-doneminde-online-kitap-satislari-yuzde-100-artti/1888126 adresinden 10.07.2021 tarihinde erişilmiştir.

Demirören Haber Ajansı (2020). Pandemi döneminde kitap okuma azaldı, https://www.dha.com.tr/yurt/pandemi-doneminde-kitap-okuma-azaldi/haber-1770854 adresinden 09.07.2021 tarihinde erişilmiştir.

Doering, A. (2006). Adventure learning: Transformative hybrid online education. Distance Education, 27(2), 197-215.

Evans, M. (2010). Books in the home as important as parents’ education level, https://www.unr.edu/nevada-today/news/2010/books-in-the-home-as-important-as-parents-education-level adresinden 10.07.2021 tarihinde erişilmiştir.

Foucault M. (1977). Discipline and Punish: The Birth of the Prison. New York: Vintage Books.

Foucault, M. (1978). The History of Sexuality. Paris: Éditions Gallimard.

Hodges, C., Moore, S., Lockee, B., Trust, T. ve Bond, A. (2020). The difference between emergency remote teaching and online learning. https://er.educause.edu/articles/2020/3/the-difference-between-emergency-remote-teaching-and-online-learning/560/01/  adresinden  adresinden 07.07.2021 tarihinde erişilmiştir.

Kumar, A. (2012). Blended learning in higher education, IJACP 2012, Proceeding of International Conference on Business Management & Information Systems.

TÜİK (2019). https://www.dogrulukpayi.com/bulten/kitap-ve-kutuphane-istatistikleri adresinden 10.07.2021 tarihinde erişilmiştir.

1 Doç. Dr., Pamukkale Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Denizli/TürkiyeEmail:iyurdakal@pau.edu.tr                            : 0000-0002-6333-5911

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir