Çocukluğun Kitleselleşmesi ve Çocukluk Kavramının Küresel Kültüre Göre Değişen Tasarımları

 Çocukluğun Kitleselleşmesi ve Çocukluk Kavramının Küresel Kültüre Göre Değişen Tasarımları

Giriş

Dijitalleşmenin mecburiyet olarak belirdiği salgın sürecinin yeni bir toplum normali ortaya çıkaracağı/çıkardığı herkesin malûmudur. Dijitalleşmenin bütünüyle yeni bir toplumsal paradigma inşa edeceğinin fark edilmesiyle posthumanizm gibi bir takım kavramlar etrafında insanlığın kendi geleceğini fazlasıyla düşünmeye başladığı ortadadır. İçinden bulunulan süreç gününün büyük bölümünü ekran karşısında geçirmek zorunda kalan çocukların, çocukluğu üzerinde düşünmeyi de zorunlu kılmaktadır. Modern çocuk paradigmasının inşası söz konusu edildiğinde burada matbaaya ve okuryazarlığın gelişmesiyle birlikte önce yetişkinlik kategorisine, ardından da bu sürece okul eğitimiyle hazırlanan çocukluğa vurgu yapılır (Postman, 1995, s.16). Tipografik çocukluk şeklinde adlandırılan bu dönem (McLuhan, 2017, s.303) çocuğun modern dünya paradigmasına eklemlenmesi için geçirmesi gereken süreye de atıfta bulunur. Bu dönemi başarıyla tamamlayan ve modern dünya paradigmasına aldığı eğitimle eklemlenen çocuk, yetişkin kategorisine geçer. Aydınlanma düşüncesinin ekseninde, metafizikî olanla ilişkilerini koparmış veya en aza indirmiş fert, (Horkheimer, 2018, s.71) ulusların inşa edildiği süreçte aydın olarak belirirken aynı zamanda küresel kültüre de eklemlenir. Çocukluk da bu sürece başarıyla eklemlenmenin namzedi fertlerin içinde bulunduğu dönem şeklinde tanımlanmıştır.

Dijitalleşme sürecinin beraberinde getireceği toplumsal formasyona eklemlenmenin, tipografik çocukluk döneminde olduğu kadar uzun bir sürece tekâbül etmeyeceği açıktır. Çünkü oluşan yeni medya çevresi, herkese eş zamanlı aynı enformasyonu iletir (Postman, 1995, s.67). Tipografik çocukluk, okuma yazmanın öğrenilmesi ve ardından yetişkinlik kategorisine has bir takım simgeleri anlama, anlamlandırma üzerine kurulu olduğu için uzun bir dönemi içermektedir. Bu dönemin öznel akılla belirlenmiş değerler sistemi de bu uzun sürecin çıktısı olmuştur.  Dünyayı dinî tasavvura göre değil öznel akla göre yorumlamak gibi aydınlanma düşüncesinin temel tezlerini bu süreci tamamlayan çocukların içselleştirmesi beklenir. Öyle ki bu içselleştirmenin gerçekleşmediği durumlarda fertler, hakim paradigma tarafından bir takım hayallerin ve tıpkı çocuklarda olduğu gibi hakikat sanılan kimi masalların etkisinden kurtulamamış kişilikler diye tavsif edilirler.

Tipografik çocukluktan elektronik çocukluğa, günümüzde ise dijital çocukluğa doğru bir değişim seyrinin olduğunu göz önüne aldığımızda yetişkinlerin intibak ettikleri yapılara bir süreç dahilinde hazırlanması beklenen çocukluğun da farklılaştığını söylemek gerekecektir. Çok erken yaşlardan itibaren dijital dünya ile tanışan çocuk, okulun klasik kurumsal yapısının ekran karşısında hem silikleştiği ama aynı zamanda da dijitalleşerek belirginleştiği bu dönemde, dijital dünya ile mecburi bir ilişki kurmakta, dolayısıyla da hâkim kültüre hazırlık süreci şeklinde kategorileştirilen çocukluk dönemi neredeyse ortadan kalkmaktadır.  Ekran karşısında kontrol edilmeyen, işlenmemiş bir enformasyonun muhatabı olan çocuğun, yetişkinlerin dünyasına dair mahremiyet arz eden hususlara dahi yoğun şekilde maruz kaldığı göz önüne alındığında, çocuk ile yetişkin arasındaki sınırların da tıpkı modern öncesi dönemde olduğu gibi belirsizleştiği söylenebilir. Bu anlamda çocukluk neredeyse tekrardan küçük yetişkinlik dönemine evrilmektedir. Bir farkla ki modern öncesi dönemde yetişkinlerin dünyasına iş gücüyle üretici olarak katılan çocuk yerini, yine yetişkinlerin dünyasına katılan ama bu defa tüketici olan çocuğa terk etmektedir.  Neil Postman, Philip Aries başta olmak üzere pek çok araştırmacının hemfikir olduğu üzere modern çocukluk biyolojik değil politik bir kategoridir (Postman, 1995, s.58). Dolayısıyla çok erken yaşlardan itibaren dijital kültüre intibak sağlayan fertlerin belirmesiyle bu politik kategorizasyon farklılaşacak, çocukluk yeniden tanımlanmak zorunda kalacak gibidir.

Elbette burada bütün bu söylenenlerin kitle kültürünün çocukluk kategorizasyonuna dahil olduğunu dile getirmek zorunludur. Toplumların kendi yerel kodlarıyla işlenmiş bir çocukluk tasavvuru, beraberinde de çocukluğa dair edebiyat fikirleri söz konusu olmadığında kitlesel açıdan çocukluğun küresel süreçlere göre tanımlanması dolayısıyla da bu tanıma bağlı içerik oluşturulması kaçınılmaz olacaktır.  Çocukluk kavramı ve dönemi, hakim kitle kültürüne uyumlulaşmaya bağlı tarife devam edildiği sürece, bu kültür toplumlara kendi çocukluk tasarımlarını dayatmaya devam edecektir. Adorno’nun kültür endüstrisi olarak kavramlaştırdığı, kültürün tektipleştirici bir etki ile üretildiği ve yeniden üretildiği küresel hegemonya, dönemsel olarak farklı görünse de esasta aynı tona sahip bir devamlılıkla kendini dayatmakta, yerli kültür bu dayatma karşısında sesini gittikçe yitirmektedir.

Avrupa’nın kitleselleşmesi çocukluk tasarımı üzerinde de etkisini göstermiş, modern çocukluk tasarımı üç yüz yıllık dönüşümde ortaya çıkan yeni kültürün içinde gerçekleşmiştir. Yeni enformasyon ile dünyayı kuşatan kitle kültürü bir dünya kültürüne dönüşürken evrensel insan tipi, evrensel çocuk tipi belirginleşir. Kitle kültürü, her şeyin çocuklar için üretildiği kurmaca bir çocukluk dünyası sunarken aynı zamanda çocukluğun da tükenmesine yol açar. Modern çocukluk tasarımı gibi kitle kültürü de kendi çocukluk tasarımını ortaya çıkarmaktadır fakat bu tasarımın kontrolsüz bir enformasyonla çocuğu biçimlendirdiği söylenebilir (Şirin, 2006a, s.50-51). Modern çocukluk geleneksel çocukluktan ayrı olarak yetişkinliğe hazırlanılan bir dönem olarak karşımıza çıkmışken, kitle kültürünün çocukluk tasarımı tıpkı geleneksel çocukluk döneminde olduğu gibi yetişkin ile çocuk arasındaki sınırları ortadan kaldırır. Bir farkla ki sınırların ortadan kalkması geleneksel çocukluk döneminde çocuğun erken yaşta iş gücüne, üretime katılması gibi bir sonucu ortaya çıkarmışken, bugünkü kitle kültürünün çocukluk tasarımında çocuk, erken yaşta tüketime katılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında ne geleneksel çocukluğun ne modern çocukluğun kitle kültürünün ürettiği çocukluk tasarıma karşı bir sağaltıcı aşı olarak sunulabileceği söylenebilir. Çocuğun doğasına uygun bir çocukluk tasarımı ancak çocukluğun sömürgeleştirilmesinin önüne geçebilir. Bilhassa bu dönemde çocukluk paradigması üzerinde yeniden düşünmek, dijitalleşmenin dayatacağı yeni çocukluk inşasına karşı teklif sunmak her zamankinden daha fazla bir zorunluluktur. Bu sürecin anlamlandırılması, bu dayatmanın hangi toplumsal etkiler neticesinde ortaya çıktığının belirlenmesi meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Aydınlanma Düşüncesi Ekseninde Çocukluğun İnşası

Batı düşüncesi Rönesans’tan beri değerlerinin bir ruhsal otorite tarafından belirlenmesine karşı çıkarak, teoloji kadar kapsamlı bir doktrini tümüyle kendisi yaratmak için çalışmıştır. Aydınlanma düşünürlerinin çerçevesini çizdiği “ideal insanlık” ilk etapta toplumun en azından ayrıcalıklı fertlerinin nihai hedefi olarak belirmiş, aydınlanmayla dine ait zihinsel işlevi yerine getirecek bir insan ve tabiat sistemi oluşturmak hedeflenmiştir. Günlük hayatı belirleyen tanrısal irade kavramına karşı çıkılmış; insanın kuramsal bilgi ve pratik kararlar açısından bir lumen supranaturale’ye (doğaüstü ışık) ihtiyacı olmadığı söylenmiştir (Horkheimer, 2018, s.68). Yeniçağda otoritesini vahiyden değil akıldan alan ulus kavramı, insan hayatında en yüksek birey-üstü güdü olarak, dinin yerine aday olmuştur (Horkheimer, 2018, s.71) Böylelikle fertlerin dinî/metafizik sistemin içerisinde yetiştirilmesine matuf olan yapı, yerini akla dayalı ulus bilincine sahip fertlerin yetiştirilmesini amaçlayan bir düşünceye bırakmıştır. Bu aynı zamanda dinî/metafizikî olanla ilişkilendirilebilecek nesnel akıl yerine bireysel fayda esasını önceleyen öznel aklın tercih edildiği bir düşünce pratiğine geçişi de ifade etmiştir.  Böylelikle fertlerin toplumsal yapıya intibakları için paradigma değişikliği söz konusu olmuş, toplumda yetişkin olmak öznel aklın pratiklerini kavrayabilmek anlamına gelmiştir. Böylesi bir paradigma değişikliği, yetişkinliği öznel akla uyum sağlamış fertler şeklinde tasnif ederken, çocukluk da buna hazırlıkla geçirilen bir dönem olarak belirmiştir.

Modern çocukluk, 18. yy’ın ikinci yarısından başlayarak okul ve edebiyat aracılığıyla, mevzu edilen yapıya hazırlanılan bir dönem olacaktır. Dolayısıyla kitlelerin aydınlanmasının hiç değilse postmodern dönemlere kadar ulus devlet anlayışını benimsemiş, bireysel faydayı esas alan fertlerin yetişmesi anlamına geldiğini zikretmek gereklidir. Bu anlamda çocuk edebiyatı da küresel roman örneğinde olduğu gibi kitle kültürü ile uyumlulaşmış ferdin üretimi ve değişen toplumsal şartlar neticesinde yeniden üretimi anlamına gelmiştir (Şirin, 2006b, s.52-54) ki bu noktada yerli çocuk edebiyatının önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Defoe’nın Robinson Crusoe eserindeki dünya ile çocuğa görelik esasına göre üretilen Astrid Lindgren’in kurmaca dünyası arasında eserlerin muhtevası, söylem alanı açısından farklılık söz konusu olsa da döneminin hâkim paradigmasına çocuğu eklemlemek açısından bir fark görünmemektedir. Modernleşmenin başlangıcında çocuk edebiyatı eserlerinin hedefinde modern dünya paradigması ile uyumlu fertler idealize edilmişken 1950 sonrası yeniden sorgulanan eğitim sistemi ve edebiyat anlayışı çocuk edebiyatının da sorgulanmasını getirmiş ve çocuk edebiyatında didaktizmden ve idealize çocuktan vazgeçilmiştir (Neydim, 1995, s.73). Bu dönemden sonra çocuk edebiyatı, çocuk gerçekliğini esas alır ve çocuğu edebiyatın öznesi durumuna getirerek toplumsal düzene dair eleştirileri olan yeni fertleri idealize eder. Bu da esasta klasik anlayışın eleştirisi, antiotoriter bir tavır olarak görülüyor olsa da esasında büyük anlatıların ölmesi anlamına gelen postmodern dünya tasarımının bir hazırlığı olarak karşımıza çıkar.  Dolayısıyla aydınlanma düşüncesinden sonra 19. yy’da Batıda beliren çocuk edebiyatı, sonraki dönemde de görüntüde farklı ama esasta aynı dünyanın yeniden üretimine aracılık eder hale gelmiştir.

Çocukluğun yetişkinlik dönemine kadar bir hazırlık evresi olduğu modern dünya aydınlanma filozoflarının görüşleriyle şekillenmiştir. Dolayısıyla klasik dönemde dinî/ahlakî sistemi çocuğun dünyasına aktaran anlatıların yerini, modern dönemde aydınlanma düşüncesinin doktrinlerini aktaran eserler almıştır. Aydınlanma filozofları dine akıl adına saldırmışlardır ve neticesinde metafizik ve nesnel akıl kavramını öldürmüşlerdir. Nesnel akıl olarak tanımlanan ve hayatımıza yön verecek ilkeleri belirleme aracı olarak beliren akıl kavramı bir yana atılmıştır. Spekülasyon metafizikle, metafizik de mitoloji ve hurafeyle eş anlamlı hale gelmiştir. Aydınlanma tasarısıyla dünyanın büyüsünü bozmak hedeflenirken beraberinde, efsaneleri, masalları ve bunların taşıdığı değerler sistemini bilgi yoluyla yıkmak hedeflenmiştir (Horkheimer, 2018, s.19). Eski dünyanın büyüsünü ortadan kaldırmayı arzulayan aydınlanma filozofları, aklın aydınlığında yeni bir büyü ile insanları büyülemeyi tasarlamışlardır ki bu büyü öznel aklın büyüsüdür. Horkheimer, öznel akla göre akla uygun şeylerin, insana yararlı şeyler olduğunu ve akla uygun hareket eden insanın da kendisine neyin yararlı olduğunu bilen insan olduğunu söylemiştir. Sadece erdemlere dayalı bir hedefin herhangi bir çıkardan bağımsız olarak akla uygun olabileceği düşüncesi, öznel akla yabancıdır. Akla uygunluğa temel ölçüt olarak yararlılığı alan bu tanımlamanın fayda prensibine bağlı bir toplum tasavvuruna sahip olması da kaçınılmaz biçimde ortaya çıkacaktır.  Rousseau’nun Emile isimli pedogojik eseri büyük oranda bu fayda fikri üzerine kurgulanmış, öyle ki eserde çocuklar için tavsiye ettiği Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanı da bütünüyle öznel aklın kurmaca ile sergilendiği bir eser olarak belirmiştir. 

Modern Çocukluk Düşüncesinin Kökleri

Neil Postman modern çocukuk düşüncesinin Rönesans’ın en pedagojik ve insancıl buluşlarından biri olduğunu söyler (Şirin, 2016a, s.34). Rönesans öncesi dönemde bugünkü anlamda bir çocukluk tasarımı söz konusu değildir. Çocuklar küçük insanlardır ve kıyafetlerinden başlayıp iş üstlenme sorumluluklarına kadar hemen her şeyde büyüklerin yaptığını, güçleri nispetince yapmakla sorumludurlar. İçinde bulundukları dünyanın tasavvuruna eklemlenirken toplumun diğer fertleri için de geçerli olan söylencelerle içinde yaşadıkları toplumun üyesi haline gelirler. Geleneği tevarüs etmeleri bu söylenceler sayesinde olur. Söylenceler, masallar iletileri sayesinde evrensel ahlakî kodları çocukların zihin dünyasına işlerken yerli motifleri sayesinde de çocuğun içinde bulunduğu topluluğun kültürüne intibakını sağlar. İnsan olmaya dair en temel erdemlerin aktarımı yerel veya yerelleşmiş motiflerin ekseninde gerçekleşir (Yavuz, 2009, s.22). Barbara Tuchman’ın yazdığına göre, Ortaçağ’da “sıradan ya da ortalama bir kişi, bilgiyi, sözlü kültürle, gizemli oyunlarla ve şiir, türkü ve masallar aracılığıyla elde etmektedir. Mcluhan halkların iklim veya anadil gibi kültürlerini bir kader olarak kabul ettiklerini dile getirir (Mcluhan, 2017, s.110) dolayısıyla sözlü kültür ürünleri kurmacayı değil sınanmış ve kader kadar kesinleşmiş hakikati dile getirmenin araçlarıdır. Bu aktarım toplumun diğer fertleriyle birlikte çocukların da nesnel akılla kurgulanmış büyük sisteme eklemlenmesi anlamına gelir ki söylenceler, masallar bu nesnel aklın kurgulanmasına katkı sağlamıştır. Masalların eğitimsel işlevi üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında, toplumun değerler sistemini bir sonraki kuşaklara aktarım aracı olmak, masalların eğitimsel işlevine dair en basit çıkarımdır.

Aydınlanma düşüncesi öznel akla dayanan doktrinlere göre toplumda ideal yetişkinler kurgulamayı tasarlarken, bu aynı zamanda çocukluğun da tasarlanması anlamına gelmiştir çünkü çocukluk da yetişkinliğe namzet bir evre olarak yeniden tanımlanmıştır. Neil Postman’a göre matbaanın icadı, sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş gibi bir dizi olay bir yetişkin kimliği inşa ederken, beraberinde bu yetişkin kimliğine ulaşması arzulanan bir çocuk kimliğini de inşa etmiştir. (Postman, 1995, s.82) Yazınsal bir dünyada yetişkin olmak, doğal olmayan ya da yapay simgeler içinde kodlanmış kültürel sırlara sahip olmak demektir bu yüzden de sırlara erişebilmek için okuryazar bir dünyada çocuklar, yetişkin olmalıdırlar ve bu sürede geçirilecek zaman da çocukluk evresi olarak yeniden tanımlanmıştır. Postman, okuma eylemini çocukluğun kamçısı olarak görür, çünkü okuma bir anlamda yetişkinliği yaratmaktadır (Postman, 1995, s.18). Okur-yazar olmayan bir dünyada, çocuk ile yetişkin arasında ayrım yapma gereği yoktur çocukların yetişkin dünyasında bilmediği çok az sır olur ve sözlü olarak tevarüs edilen kültür, kendisinin nasıl anlaşılacağına ilişkin bir eğitim almayı gerektirmez. Elbette okuryazarlık, sözlü kültür aktarımının ve beraberinde bu kültürün kişiliği şekillendirici etkilerinin de silikleşmesi anlamına gelecektir. Nesnel aklın sözlü kültür aracılığıyla dokuduğu toplumsal örgü(t)lenme, okuryazarlık sonrasında yeni bir şekle bürünecek, dine dayalı olanın büyüsü dağılırken aydınlanmacı aklın büyüsü toplulukları etkilemeye başlayacaktır.

Aydınlanmanın temel tezlerinin geçerlilik kazandığı 18. yüzyıldan sonra daha önce de değinildiği üzere otoritesini vahiyden değil akıldan alan ulus kavramı, insan hayatında en yüksek birey-üstü güdü olarak, dinin yerine aday olmuştur. Vatandaşla ulus devlet arasında tanımlanan karşılıklı görev ve sorumluluk ilişkisi, bu sorumluluğun bilincinde fertlerin yetişmesi esasına dayanmıştır. Ulus devletin varlığının devamını sağlamak üzere vatandaşlar yetiştirilmelidir ve bunun ilk basamağını çocuklar oluşturmaktadır. Modernizm ile birlikte ulus devletin geleceğinde anahtar olarak görülmeye başlanan çocuklar aynı zaman da  bilimin de merak konusu haline gelmiştir. Özellikle gelişim psikolojisi geleceğin ideal vatandaşlarını yaratmak konusunda devlete eşsiz fırsatlar sunmuştur (Berker, 2020, s.47). Bahse konu bu toplum yapısını oluşturmak için yeni bir eğitim sistemi ve bu sistemi tahkim edecek bir edebiyat oluşturulmaya çalışılmıştır. 18. yüzyıla kadar doğrudan çocukluğu hedef alan bir çocuk edebiyatından bahsetmek mümkün değildir.  Bu anlamdaki boşluk önce genel edebiyat dizgesindeki metinlerden yararlanılarak doldurulmaya çalışılmıştır. Genel edebiyat alanından çocuk edebiyatına indirgenen ilk metinlerden bazıları Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, Cervantes’in Don Kişot’u, Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri’dir. 

Uluslaşma ve Çocukluk

Ulus kavramı dinin yerine aday olmuştur fakat ulus kavramının belirmesi kendi içerisinde bir paradoksu da içermiştir.  Ulus kavramının aydınlanma ile birlikte belirmiş olması, toplulukların uluslaşma anlamında ayrışmasını ama aynı zamanda ayrışırken, farklı uluslara ait fertlerin kültürel olarak birbirine benzemesini de beraberinde getirmiştir çünkü ulus devletler modern aklın gereklerine göre inşa edilmiş, vatandaşlarından da bu gereklere uyumu beklemiştir. Bir taraftan uluslar inşa edilirken nesnel aklın yerel motifleriyle kurgulanmış evrensel değerlerin yerine, öznel aklın kurguladığı küresel motifler geçerek,  sınırlar anlamında ayrışmış fakat aynı kitle kültürüne eklemlenmiş ulusların inşa edilmesi durumu ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda kitlelerin de benzer niteliklerle inşa edilmesi demektir ki yerli kültüre dair unsurların dahi kitle kültürüne uyum sağlamaya aracı kılınması söz konusu olmuştur. Adorno’nun “günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır.” diyerek açıkladığı bu kitle kültürü, kurumları aracılığıyla benzer kültürlere sahip fertler yetiştirmeyi hedeflemiştir ki modern çocukluk tasarımı da bu benzerlik temelinde ortaya çıkmış, çeviri çocuk edebiyatı ürünleri aracılığıyla da bahsedilen ortak kültüre eklemlenme sonuç olarak belirmiştir. Modern çocuk paradigmasının farklılaşıp 1950 sonrasında yeni bir döneme girildiği iddiasıyla ortaya çıkan eserler de bahsedildiği üzere modern dönemin temel tezlerinin farklı bir içerikle yeniden üretilmesi anlamına gelmiştir. Modern dönemin idealize edilmiş çocuk figürünün yerini burada otorite karşıtı çocuk alır ki birincisinde modern dünyanın temsilcisi olan çocuk, ikincisinde, Erich Kaestner, Astrid Lindgren Roald Dahl gibi yazarların eserlerinde yine kitle kültürünün etkisinde, zeki, otoriteye başkaldıran postmodern dünyanın temsilcisi çocuk halinde karşımıza çıkar.

Şirin (2016b), kendi süreçleri dahilinde modernliğini üretemeyen toplumlarda, çocuk modernleşmesinin gelenekle çatışma halinde bulunduğu tespitini yapar. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığında, gerek modern gerekse postmodern dönemin çocukluk paradigması, hem tüketime konu olan araçlarıyla hem de çocuğu bu dünyanın paradigmalarına hazırlayan eserleriyle yerli kültürle tenakuz oluşturacak bir çocuk tasarımı ortaya koyar. Kültür endüstrisinin etkisiyle yerliliğe dayanan çocukluk kodlarının yerine yeni çocukluk anlayışları tektipleştirici bir etkiyle toplumlara sunulmaktadır.  Klasik dönemin çocukluk anlayışından sonra aydınlanma düşüncesinin ekseninde, matbaa ile birlikte okuryazarlığın oluşturduğu tipografik çocukluktan günümüzde dijital çocukluğa doğru oluşan seyirde, değişimin nesnesi her daim kurgulanmış bir çocukluk tasarımıyken, değişimin öznesi de varlığını farklı biçimlerle devam ettiren küresel kültürdür. Bu kitle kültürünün ekseninde değişimin nesnesi olarak sürece dâhil olan çocuk, ilk dönem çocuk edebiyatı ürünlerinden günümüz çocuk edebiyatı eserlerine kadar aynı kültürel kıskacın etkisi altında kalmaktadır. Bu kıskaçtan kurtuluş ancak yerli motiflerle kurgulanmış bir çocuk edebiyatının inşası ile mümkün olabilir.

Sonuç

Klasik dönemin ahlak ve değerler sisteminin doğrudan çocuklar için yazılmamış olmakla birlikte, çocukların ahlakını şekillendirmeyi esas alan Hayriyye, Lütfiyye, Nuhbetü’l Etfal, Manzum sözlükler gibi eserlerle tevarüs edildiği konuyla ilginenlerin mâlumudur. Bu eserlerdeki değerler sistemiyle, ilk başta Daniel Defoe, Mark Twain, Jules Verne, 1950 sonrasında ise Astrid Lindgren, Erik Kaestner, Nöstlinger gibi yazarların çocuğa görelik esasını temel alarak yazdıkları eserlerin değerler sistemi karşı karşıya geldiğinde ilk sayılan yerli kültüre ait eserlerin ahlak dünyası yerini çeviri yoluyla gelen ikincilerin ahlak dünyasına tedrici de olsa bırakmıştır.  “Oku bin cân ile İhyâ-yı Ulûm/Hüsn-i hulk anda serâpâ malûm/ Eyle Ahlâk-ı Alâî’ye nazar/ Bul Nasîrî’deki manâya zafer” diyen Lütfiyye’nin ( Tökel: 2005, 84) işaret ettiği Gazzâli’nin İhyâ-yı Ulûm’undan, Ahlâk-ı Nasîrî’ye kadar pek çok eserin ahlak ve değerler sistemi ile modern romanların değerler sistemi arasındaki karşılaşmada tercih tedricî olarak ikincilerden yana olacaktır ki bu aydınlanma paradigmasının ekseninde bir çocukluk tasarımının da ilk hamleleri olacaktır. İlerleyen dönemlerin yeni toplumsal şartları, çocuğa görelik gibi bir takım kavramsallaştırmalarla Batı ekseninde yeni çocuk edebiyatı yaklaşımları ortaya çıkarmış olmakla birlikte, bütün yaklaşımlar aynı küresel sisteme intibak sağlamaya aracılık etmiştir. Bu anlamda çeviri çocuk edebiyatı eserlerinin dünyasına karşı yerli çocuk edebiyatının geliştirilmesi zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Kaynakça:

Adorno T. ve Horkheimer, M (2014). Aydınlanmanın diyalektiği. İstanbul: Kabalcı Yayınları

Berker, D. Y. (2020).     Çocuk ve ideoloji: Türkiye’de çocukluğun paternalist inşası ve ideal Türk çocuğu. İstanbul: Urzeni Yayınları.

Horkheimer, M. (2018). Akıl tutulması. İstanbul: Metis Yayınları

Mcluhan, M. (2017). Gutenberg galaksisi/Tipografik insanın oluşumu. İstanbul: Yapı kredi Yayınları

Neydim, N. (1995). Türkiye’de çeviri çocuk edebiyatında tarihsel süreç içerisinde çizilen çocuk figürlerine toplumsal bakış açısından yüklenen işlevler. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Neydim, N., (1995). Çocuğa ve çocukluğa bir köprü (eleştiri). İstanbul: Cumhuriyet Kitap.

Postman, N. (1995). Çocukluğun yok oluşu. İstanbul: İmge Yayınları.

Şirin, M. R. (2006a). Kuşatılmış çocukluğun öyküsü. İstanbul: İz Yayıncılık.

Şirin, M. R. (2006b). Gösteri çağı çocukları. İstanbul: İz Yayıncılık.

Şirin, M. R. (2016a). Çocuk modernleşmesi ve çocuk edebiyatı. Türk Dili Dergisi, CX(774), 11-40.

Şirin, M. R. (2016b). Edebiyat ve çocuk edebiyatı: Edebiyatın amacı ve işlevi. Türk Dili Dergisi, CX(780),12-31.

Tökel, D. A. (2005). Eskilerde çocuk eğitimi: Çocuk edebiyatı gözüyle eskiye bakmak. Hece Dergisi Çocuk Edebiyatı Özel Sayısı, 104-105, s. 76-88.

Yavuz, M. H. (2009). Masallar ve eğitimsel işlevleri. İstanbul: Cumhuriyet Kitap.

Yunus Emre ÖZSARAY1  

1 Dr. Öğretim Üyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, İstanbul/Türkiye  Email: yunusemre.ozsaray@medeniyet.edu.tr                              : 0000-0002-0830-5373

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir