Çocuk Edebiyatı Eserlerinde Çocukların Karşı Karşıya Kaldığı Problemler

 Çocuk Edebiyatı Eserlerinde Çocukların Karşı Karşıya Kaldığı Problemler

Giriş

Çocuk kitaplarının çoğunda ana kahraman yine çocuklardır. Yazarların zihninde şekillenen olumlu ve olumsuz durumlar, birçok problemle karşılaşan çocuk yaştaki kahramanların veya anlatıcının duygu, düşünce ve davranışları ile okuyucuya yansır. Ancak çocuk kahramanların maruz kaldığı sorunların ve bu sorunlar karşısında geliştirilen çözümlerin, çoğunluğu yine çocuklardan oluşan okuyucuları nasıl etkileyeceği ve yönlendireceği cevabı kolay bulunan bir soru değildir. Bu açıdan çocuk kitaplarında yer alan konuların farklı yönlerden ele alınması ve değerlendirilmesi faydalı olabilir.

Çocukların temel ihtiyaçlarının ve haklarının neler olduğu, bu ihtiyaçların ve hakların kimler tarafından, hangi düzeyde karşılanması gerektiği birçok sosyal ve kamusal kuruluşun tartıştığı ve tanımlamaya çalıştığı bir durumdur (Karakaş ve Çevik, 2016, s. 290-291). Üzerinde sıklıkla durulan konu ise çocukların herhangi bir ayrımcı tutuma maruz kalmadan ihtiyaç duydukları “hayatta kalma, gelişme, korunma ve sosyal katılım” gibi haklara sahip olduğu ve bu hakların güvence altına alınması gerektiğidir (Dağ vd., 2015, s. 3). Ancak tüm yasal ve akademik çalışmalara rağmen çocuklar ihmal ve suiistimal içeren problemlerle karşılaşabilmekte ve bu durum çocuk edebiyatına yönelik eserlerde de kendisine yer bulmaktadır.

Çocuk kitaplarında konu seçimi ve ele alan konunun işleniş biçimi yazarın öznel yaklaşımına bağlı olduğundan her eser kendi içerisinde değerlendirmek gerekebilir. Ancak özelikle günlük hayatı ele alan konularda benzer yaklaşımların ve iletilerin sergilendiği eserlere rastlamak mümkündür. Çocuk yaştaki kahramanların hak ve özgürlüklerden ya da temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılması sonucunda birtakım problemlerle karşılaşması, çocuk kitaplarında sıklıkla rastlanan bir durumdur (Yılmaz & Yakar, 2018, s. 30). Elbette çocuk kitaplarında doğru davranış kalıplarını vermesi ve olumsuz örnekleri yüceltici/özendirici bir dilden kaçınması durumunu da dikkate alarak, insan gerçeğini oluşturan sorunların yer alması beklenen bir durumdur (Şen, 2016, s. 16). Ancak çocuk kitaplarına yansıyan problemlerin neler olabileceği ve nasıl ele alınacağı konusunda tam bir sonuca varıldığı ve her eserin aynı duyarlıkla yazıldığını söylemek mümkün olmamaktadır (Aktan ve Aydın, 2018, s. 94-95). Bu nedenle bu çalışmada yalnızca ele alınan sorunların neler olduğuna değinilmiş; sorunların ele alınış biçimi ya da iletilerin olumlu-olumsuz yönlerine değinilmemiştir. Ayrıca ele alınan eserlerin tamamı çocuklar için yazılmamış, sıklıkla okul çağındaki çocuklara okutulması sebebiyle zamanla bu kategoride yer almıştır.

Yöntem

Nitel yöntemlere başvurulan çalışmada doküman inceleme tekniğiyle elde edilen veriler içerik analizinden yararlanılarak yorumlanmıştır. Konuyla ilgili olarak belirlenen ve incelenen eserler Ahmet Rasim’in “Falaka”, Mahmut Yesari’nin “Bağrı Yanık Ömer”, Ahmet Yılmaz Boyunağa’nın “Yankılı Kayalar”, Muallim Naci’nin “Ömer’in Çocukluğu” ve Hasan Nail Canat’ın “Bir Küçük Osmancık Vardı” kitaplarıdır. Falaka ve Ömer’in Çocukluğu anı türünde yazılırken diğer eserler roman özelliği taşımaktadır. Bu kitapların seçilme nedeni, uzun yıllardır okunan ve birçok baskısı mevcut olan eserlerin tamamının çocuk kahramanların başlarından geçen birtakım problemlere ilişkili konulara yer vermesidir. Eserlerin güncel baskıları dikkate alınmıştır.

Eserlerdeki Çocuk Kahramanların Karşı Karşıya Kaldığı Problemler

Belirlenen eserlerde çocuk kahramanların karşılaştığı sorunları inceleyen bu çalışmada karşılaşılan problemler şu şekilde sıralanabilir: şiddet, ebeveyn kaybı ve özlemi, yoksun bırakılma, korku ve şiddetin eğitim ve baskı aracına dönüştürülmesi, çocukların yaşlarını aşan maddi ve manevi sorunluluklarla karşılaşması, dışlanma/hor görülme, aile özlemi ve ebeveynler arasında kalma, vahşi hayvan saldırısı, kaçırılma ve habersizce evlat edinilme, aşırı korumacı bir ortamda yetişme. Ayrıca çocuk yaştaki kahramanların bu sorunlar karşısında takındıkları tavır ve çözüm arayışlarına da değinilmiştir. Bahsi geçen sorunlara eserlerde şu şekilde yer verilmiştir.

A. Şiddet: İncelenenhemen hepsinde bir şekilde yer şiddet sorununun hem fiziksel hem de psikolojik şiddet olarak kullanıldığı ve gerek aile içinde gerekse yabancılar tarafından uygulandığı görülebilmektedir.

Yankılı Kayalar’da, fiziksel şiddetin boyutlarını yetim kalan çocukları evinde barındırmak istemeyen ve eserdeki birçok probleme kaynaklık eden yenge karakteri üzerinden görmekteyiz. Bu durum kısmen aile içi şiddetin de örneğini teşkil etmektedir:

“Hatice iyice sessizleşmiş, içine kapanık, ürkek bir kız olmuştu. Her hareketinde irkilerek yengemize bakıyordu. Bir gün kollarında çürükler gördüm. Bunların neden olduğunu sordum. Önce söylemek istemedi, ısrar edince korka korka:

-Yengem yaptı! Dedi ve ağlayarak her gün kendisini dövdüğünü söyledi.

-Ağabeyciğim! Gidelim buradan, çok dövüyor beni, diye yalvarmaya başladı.” (Boyunağa, 2018, s. 86).

       Fiziksel şiddetin bir başka yönü, ‘Falaka’ eserinde ayrıntılı olarak yer almıştır. Okul çağındaki çocuklar, şiddete hem maruz kalmakta hem de bu durumun şahidi olarak psikolojik yönden olumsuz etkilenmektedirler.

“Bu manzara o gün, bugün gözlerimin önünden gitmez. Korkulu gözlerim, bir anda bu tümseğin üstünde ayağa kalkmış, elindeki sopayı, önünde iki hafızın kıvıra kıvıra tuttuğu büyük bir falakanın ta ortasından sıkı sıkı, yan yana duran iki çıplak tabana gerile gerile, birbiri ardınca indiren, sarığı çözük, benzi atık, gözleri dönük, bıyığı sakalına karışmış, sinir küpü kesilmiş birine gitti, geldi. Bundan ötesini bilmiyorum. Kendime geldim ki, bizim evin kapısının önündeyim. Durmadan, dinlenmeden çalıyorum. İçeriden bir koşuşma…Kapı açıldı, girdim, düşmüş bayılmışım!” (Rasim, 2018, s. 77).

Falaka’da şiddet o kadar yoğun bir hal almaktadır ki, fiziksel yaralanmalara hatta ölüme sebebiyet veren durumlar meydana gelir.

“Hoca Efendi bu ne hal?’ dedi. Dedi ama sert, haşin, aşırı kızgın bir durum aldı. Öteki de bağıra bağıra:

‘- Biz size çocuğumuzu teslim ettiysek, okut diye teslim ettik. Bak, iki tırnağı düşmüş, bütün parmakları mosmor! Aksaray’da Yahudi hekime götürdüm. Ölür diyor!’ demesiyle beraber feryatlar ortalığı inletti.” (Rasim, 2018, s. 93).

Falaka’daki şiddet eleştirisinin, şiddete sebebiyet veren durumların cezalandırmadan ziyade sadist bir eğilimden kaynaklanmasına yöneldiği dikkat çeker. Eserde şiddet uygulayanlar eğitimi bir kılıf olarak görür. Ancak çocukluk çağında normal karşılanması gereken olağan durumlar bile cezaya sebebiyet verir.

“Fakat ağlamakla karışık gayet tiz bir ses, son derece yayık: ‘-Hocaefendiii!’ifadesiyle yankılandı. Yankılanmasıyla beraber Kalfa da tepemize dikilmişti. Bana bir şamar vurdu. Üstelik top da gitti. Hatta yerine oturduğu zaman kalemtıraşla parça parça edip çocuğun biriyle sokağa attırdı… ‘Hanım, bu çocuğun yüzüne bir allık gelmiş!’ dedi. Rahmetli annem baktı… O bile biliyormuş ki, yumuşak yumuşak

‘-Kalfa mı dövdü?’ deyince, okulda gözlerimden bir damla yaş akmamışken, burada birdenbire boşandım. Aşırı heyecandan galiba o al sahayı duyduğum acının şiddetinden daha fazla renklendirmiş olmalı ki, elimi üstüne götürerek odanın en büyük minderi üzerine diz çöküp başım kenarına dayalı olduğu halde ağladım.” (Rasim, 2018, s. 34).

Şiddet konusuna yer veren bir başka eser Bağrı Yanık Ömer’dir. Kitaptaki çocuk kahraman olan Ömer, anne ve babası arasındaki fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmakta ve küçük yaşta olmasına rağmen bu durum karşısındaki çaresizliği derinden hissetmektedir.

“O çıkar çıkmaz, müthiş bir tokat şakırtısı ve tiz bir kadın çığlığı kopmuş, taş avluyu akislerle doldurmuştu. Ömer, yüreği ağzında, alt dudağı titreyerek kırka korka bakındı. Elini çarpan kalbine götürüp göğsüne bastırdı; gözlerinden sessizce dökülen iri taneler, yanağından parıltılı birer iz bırakarak çenesinden mintanına damlıyordu. Taşlıkta tokatlar, tekmeler hiç dur durak vermiyor: Emine’nin feryatları kah yorgun bir soluk gibi, kah acı bir boğukluk gibi çıkıyordu. Ömer daha fazla dinleyemedi. Kalktı, gözlerini sile sile bağın yolunu tuttu. Kapının yanında oturup dinlediğini, duyduğunu anasının bilmesini istemiyordu, zaten buna babası da kızacaktı.” (Yesari, 2018, s. 24).

Aile içi şiddetin kötü yanlarından biri de sürekliliğidir. Şiddet eylemi bir kere değil çok kere gerçekleşir ve şiddetin ortaya çıkmasına alelade sebepler, meydan vermektedir. Bu durum aile bağlarında da önemli bir yıpranmaya sebep olur.

 “Fakat ana oğulun böyle baş başa kalışı, dert yanışı çok sürmeyecekti. Bakır Efe, az sonra tekrar gelecekti. Belki de ilkinden daha hiddetli, daha şiddetli gelecekti. Emine, onun niye böyle kudurduğunu bilmiyordu. Kahvede, çarşıda kim bilir kime kızmıştı da gelip Emine’den hınç alacaktı?” (Yesari, 2018, s. 22).

B. Ebeveyn Kaybı ve Özlemi: Eserlerde çocuk kahramanların karşılaştığı bir diğer önemli problem ise ebeveyn kaybıdır. Bu durumun yarattığı maddi ve manevi sorunlar, anne baba sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalma çocukların hayat karşısında zorlanmalarına neden olmaktadır. Bu sorunlar tek ebeveynin mi yoksa her iki ebeveynin mi kaybedildiğine göre farklılık da gösterebilir. İncelenen eserler içinde bu soruna Yankılı Kayalar ve Ömer’in Çocukluğunda açık bir biçimde yer verilmiştir.

Yankılı Kayalar’da mutlu ve huzurlu bir aileye sahip olan Kara Mustafa, önce annesini sonra da babasını kaybeder. Anne ve babanın kaybı, iki kardeş için birçok problemin ve acı dolu günlerin başlamasına neden olur. Anne ve baba özlemi ise eserin tamamında hissedilir.

“Babamızı bu sön görüşümüz oldu. O akşam ve ertesi gün babam dönmedi. Anam iki gün sonra iyileşmeye başladı. Babamızı çok merak ediyorduk. Köyün bütün erkekleri yollara düştüler. Kasabaya gidip aramışlar ama babam kasabaya gitmemiş. Etrafta “canavarlar” lafı dolaşmaya başladı. Köyümüzde kurda canavar derler. Anam üzüntüden deliye döndü. O da erkeklerle aramaya gitmek istedi fakat onu yanlarında götürmediler. Anam hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ona baktıkça kardeşimle ben de ağlıyorduk. Evimize büyük üzüntü çökmüştü… Başımı kaldırdım. Gülümsemeye çalıştım. O da acı acı gülümsedi. Sonra derin bir uykuya daldı. Bir daha da uyanmadı anam, doyamadığım canım anam…” (Boyunağa, 2018, s. 12-21).

Ömer’in çocukluğunda ebeveyn kaybının çok küçük yaşlarda meydana geldiğine ve yazarın bu durumu anılarının bir parçası olarak gördüğüne şahit olmaktayız. Bu nedenle dile getirilen baba özleminden ziyade hatıralara yansıyan acı olaylar okuyucuya aktarılır.

“Birdenbire validenin gözlerinden yaşlar boşandı. Biraderle bende ise o vakitler her şeyden çok ağlama kabiliyeti vardı. Bundan dolayı o anda biz de valide ile bir olduk. Acımız tazelendi. Bir de valide “Ah benim yetim kalan evladım!” diye beni tutup bağrına basmasın mı? Bütün bütün bittim. İşte o an üçümüz birden bir şekilde ağladık ki…” (Naci, 2018, s. 14).

Bir anı kitabı olmasından dolayı Ömer’in Çocukluğu baba-oğul ilişkisinde detaylara yer vermez. Ancak yazar, babasının hasta yatağında bile kendilerine karşı olan ilgisini dile getirir.

“Peder bir Kurban Bayramının ilk günü, sabahleyin namazdan dönüşünde, kendisiyle valide için hazır bulunan iki kurbandan birini kesti. Dinlenir gibi biraz durdu. Diğerini kesmeden vücudunda bir halsizlik hissettiğini söyledi ve yukarı, sofaya çıkarak minderin üzerine uzandı. Hummaymış. Döşeğe yatmaya mecbur oldu. Doktorlar getirildi, baktırıldı. Faydası olmadı. On bir gün sonra da öldü. Edirnekapı mezarlığına gömüldü. Keyifsizliği esnasında bir gün beni döşeğinin yanına çağırdı. Eliyle yanağımı okşadı. Sonra bir kolumu dirseğime kadar sıvadı. Dikkatle baktı. Yanımızda bulunan valideye hitaben: “Ne kadar zayıf!” dedi.” (Naci, 2018, s. 45).

C. Yoksun Bırakılma: Yoksun bırakılma, bireyin maddi ve manevi olarak temel ihtiyaçlarının kasıtlı olarak karşılanmaması anlamına gelir. Çocukların ihtiyaçlarından birinci dereceden sorumlu olan kişiler ebeveynler ya da onların yerini alan kişilerdir. Yeme-içme, giyim barınma gibi fiziksel ihtiyaçların yanında sevgi ve şefkat gösterme, eğitim, sosyalleşme gibi psikososyal ihtiyaçların da karşılanması gerekmektedir. İncelenen eserlerde yoksun bırakılmanın en fazla Yankılı Kayalar ve Bağrı Yanık Ömer’de yer aldığı görülmektedir.

Yankılı Kayalar’da dayıları tarafından evlat edinilen kardeşlerin yeme içme ve giyim gibi zorunlu ihtiyaçlar karşısında yengeleri tarafından yoksun bırakıldıkları, bu durumun onları fiziksel ve psikolojik olarak yıprattığı fark edilmiştir.

“Yengem bir daha bu meseleden bahsetmedi. Ama tabaklarımızdaki yemekler daha da azaldı…Kardeşim ve ben günden güne zayıflıyorduk… İstanbul’a geldiğimde aldığımız elbisem eskimiş ve küçülmüştü. Bu yüzden herkesten utanıyordum. Öğretmenlerim elbisemi görmesinler diye arka sıralarda oturuyordum: çalıştığım halde sözlüye kalkmak istemiyordum.” (Boyunağa, 2018, s. 86-88).

Eğitim hakkı da karşılanması gereken zorunlu ihtiyaçlar arasındadır. Yankılı Kayalar’da eğitim ihtiyacının gerektirdiği mesuliyetler sebebiyle de yoksun bırakılma durumuyla karşılaşıldığı görülmektedir.

“Karşı çıkmasına rağmen Hatice de o yıl ilkokula başlamıştı. Onun defter, kalem ve silgi gibi ihtiyaçları yengemin kızmasına ve uzun uzun söylenmesine yol açıyordu. Halbuki Hatice, diğer arkadaşlarından daha idareli hareket ediyor; defterini ve kalemini iyi kullanıyordu. Bir pazar günü öğlen yemeğimizi yerken Hatice kaleminin bittiğini söyledi. Yengem büyük bir kızgınlıkla:

-Bıktım sizden! diye haykırdı. Sizi doyurduğumuz yetmiyormuş gibi, bir de kaleminizi, defterinizi mi düşüneceğiz? (Boyunağa, 2018, s.101).

Bağrı Yanık Ömer, küçük yaşta bir çocuğun hem ile sevgisinden ve ilgisinden hem de anne ve babası varlıklı olmasına rağmen yeme, içme ve barınma gibi maddi ihtiyaçlardan yoksun bırakılmasına yer verir. Öyle ki, bu yoksun bırakılma durumunun ağırlığı karşısında çocuk kahraman ölümü tek çare olarak görür.

“Sıcak bir yaz sabahıydı. Ömer babasının bağına çıkmıştı. Üzerleri buğu tutmuş kehribar sarılığındaki iri taneli salkımlara özenmişti. Bodur kütüklerin arasından yürüdü, seçip koparacaktı. Fakat seçmeye vakit kalmadı, üvey kız kardeşinin çığlığını duyarak sıçradı:

-Ana, ana…Ömer’e bakındı, bağı çiğniyor!

Fatma biraz gerideydi, yumruklarını sıkarak bağırdı.

-Ne arıyorsun bağda?

Ömer, olduğu yerde çakılı kalmıştı. Fatma sıkılı yumruklarını salladı:

-Daha da duruyor…Ana olacak kıvrağın bağında tıksırana kadar yersin, gene gözün doymaz… Ömer korka korka çekilmişti, boynunu büktü, kasaba yoluna çıktı. Fatma hala homurdanıyordu:

-İstediğinden, yiyeceğinden değil, ziyan edecek; buz gibi salkımları koparıp koparıp dişleyip atacak, asılası…

Ömer sağa döndü, sola döndü; anasının bağına doğru yürüdü. Sararmış yapraklı kütükler, buz gibi salkımlar, öbek öbek kehribar kümelerini hatırlatıyordu. Ömer fazla düşünemedi, bağa giriyordu. Uzun uzun ayırıp seçecek değildi. İlk rastladığı bir kütüğe eğildi; iri bir salkım kopardı.

-Ülen senin bağ hırsızlığın da mı var?

Üvey babası Ahmet Efe’nin gür sesle çıkıştığını gören Ömer’in elinden, iri salkım yere düşmüştü. Ahmet Efe, sert adımlarla ona doğru yürüyordu (Yesari, 2018, s.146-147).

D. Korku ve Şiddetin Eğitim ve Baskı Aracına Dönüşmesi: İncelenen eserlerde tespit edilen ve özellikle de Falaka ve Ömer’in çocukluğunda ele alınan bir sorunda korkunun eğitim ortamında korku ve şiddetin kullanımıyla ortaya çıkan baskıdır. Özellikle de Falaka eserinde, adından da anlaşılacağı üzere, bu konu geniş yer tutar ve farklı açılardan değerlendirilir.

Ömer’in Çocukluğu’nda Muallim Naci, okul hayatının başlarında yaşadığı hoca korkusunu ve okulda uğradığı şiddetin yarattığı stresi aktarmaktadır.

“Mektep, özellikle de Hoca Efendi gözümün önüne geldikçe keyfim kaçardı. Pek korkardım. Nasıl korkmayayım? Hoca Efendi’nin önünde ileriye doğru uzatılmış iki üç arşın uzunluğundaki sopalar, başucunda asılı olan kayışlı falakalar korkunçtu. Bu falakaların bir de zincirlisi vardı. Hoca efendi beni, takriben üç sene zarfında iki defa falakaya koşturdu. Ayaklarıma üçer değnek vurdu. Vurduğu yerde gül bittiğini görmedim; fakat hiç şüphe etmem ki utanç ve acıdan yüzüm gül gibi olmuştur.” (Naci, 2018, s. 22).

Korku ve şiddet, eğitim ortamlarında sadece hata yapmanın bir karşılığı değildir. Oldukça sistemli ve sürekli bir baskı aracıdır. Öyle ki kendilerinden daha geride olan çocukları eğitmek zorunda kalan yaşça büyük ve seviyece ileri öğrenciler, öğrenme güçlüğü yaşayan diğer talebeler yüzünden haksız bir şekilde şiddete uğrar ve bu urum nedeniyle yüklü bir baskı yaşarlar.

“Burası beni bitirdi. Bilir misin? Dersini öğrenme ihtimali olmayan öyle bir çocukla Hoca Efendi’nin yanına gitmek tehlikelidir. “Niçin öğrenmedin?” diye onu dövmez. “Niçin Öğretmedin?” diye seni döver… Kaç kere! Huzuruna öyle öğrenci götürmenin usulü vardır. Gidince öğrenci oturur. Cüzünü yahut yaprağını Hoca Efendi’nin önündeki sıranın üzerine koyar. Kalfa da onun yanı başına gayet dikkatli bir şekilde diz çöker. Çünkü öğrenci yanıldıkça, mutlaka değnek kalfanın omuzuna iner. Dediğim gibi gayet tetikte durmalı. Hemen değnek inerken fırlayıp kaçmalı. Başka türlü hiç kurtuluşu yoktur. Kaçarken insanın ayakları oraya uzatılmış olan sopalara ilişirse yuvarlanma tehlikesi de vardır. O vakit değnek omuza eğil, sırta iner. Herhalde değnek yemekten kaçmak mümkün değildir.” (Naci, 2018, s. 30-31).

Falaka’da şiddetin okul ortamındaki sürekliliğine ve neredeyse eğitim-öğretim sürecinin temel unsuru olarak yer aldığına, hatta öğrencilerin okul hayatını bu kavramlarla özdeşleştirdiğine değinilir. Öyle ki eğitim ortamında öne çıkmak isteyen kalfaların kendilerini şiddet ve baskı kullanarak ispatlamaya çalıştıklarına şahit olunur.

“Hoca ağırbaşlı, yumuşak huylu ama kalfa biraz serttir. Ben o üç gün içerisinde hocanın kimseye fiske vurduğunu görmediğim gibi, bağırıp çağırdığını da duymamıştır. Fakat kalfa, sabahtan akşama kadar çat tokat, pat değnek, kulak çekmek, kulak çekmenin daha acımasızcası olan kulak kıkırdağını tırnaklamak, hocanın “dersini kalfaya dinlet!’ diye önünden kaldırıp yolladıklarını –hoca efendinin gururunu okşamak için olacak- bazen bir arada kulaklarından yakalayıp sağlı sollu çekip dururken kuvvetlice şamar indirmek, arada sırada ellerini açtırıp… (Rasim, 2018, s. 42).

Okul ortamında uygulanan baskının bir diğer boyutunu a onur kırıcı uygulamalar ve korkutucu ceza sistemi oluşturur Falaka’da. Bu nedenle çocukluk döneminin getirdiği merak ve hareket etme ihtiyacı baskılanmakta ya da yön değiştirmektedir.

“Yalnız aşırı yaramazlık edeni, hademe kolundan tutup aşağı su mahzeninde özel bir yere tıkıyordu ki, bu en korkunç ceza idi. Söylenenlere bakılırsa orada kediden büyük fareler, hatta! Söyleyeyim mi? Yuvarlana yuvarlana sularda yüzen şehit kafaları varmış! Ayrıca, bazen kim oldukları belli olmayanlar da gezinir, pek acayip hayaletler de görünürmüş!” (Rasim, 2018, s. 65).

Falaka, klasik eğitim sisteminin önemli bir parçası olan şiddeti eleştirirken bu sistemin karşılığı olarak gösterilen modern eğitim sistemindeki ceza yöntemlerine de yer verir. Bunlardan bir tanesi de küçük düşürmedir. Yaramazlık sonucu ceza alan öğrenciler eski kıyafetler içinde dolaştırılır.

“Arası çok geçmeden bir de bakalım Ahmet eski püskü, buruşuk elbiseler içinde geldi. Meğer o bohça, okula girdiği gün evden üzerine giyip geldiği kendi elbise bohçası imiş!… Uzaklaştırılanlardan mektebin içeride giyilen elbisesi alınıyor, geldiği elbisesi ile çıkarılıyordu…bu muamele, bana dayaktan daha beter geldi. Mektepçe bunun da ismine “keçe külah” olmak deniliyordu. Eski literatürde “keçe külah olmak”, kıyafeti soyulup görevinden uzaklaştırılmak manasına geliyordu.” (Rasim, 2018, s. 113).

E. Çocukların Yaşlarını Aşan Maddi ve Manevi Sorumluluklarla Karşılaşması:

Ebeveyn kaybı ya da yoksun bırakılma konularına yer veren eserlerde karşılaşılan bir diğer problemi de çocukların yaşlarını aşan maddi veya manevi sorumluluklarla karşılaşmaları ve bu sorumluluklar karşısında ezilmeleridir. Yankılı kayalarda ailesini kaybeden Kara Mustafa’nın küçük kardeşinin sorumluluğunu aldığını ve hayvancılıkla geçinen aileden kendisine kalan işleri yaparak geçimini sağlamaya çalıştığı görülür.

“Kardeşim az sonra uyumaya başladı. Bende ineklerimize yiyeceklerini ve sularını verdim. Tavuklarımıza yem attım. Sularını değiştirdim. Odun kestim. Anamdan gördüğüm gibi çorba pişirdim… Hatice’ye canım kardeşime baktım. Mışıl mışıl uyuyordu ve yüzünde bir tebessüm vardı. O, bu acının farkında değildi. Onun yaşında olmak isterdim. Onun yaşında olsaydım, ana acısını, bu yakan kavuran müthiş acıyı belki de duymazdım. Ama kardeşimin benim gibi acı çekmemesine de sevindim. Anam onu önce Allah’a, sonra da bana emanet etmişti… (Boyunağa, 2018, s. 27-29).

Yankılı Kayalar’da çocuk işçiliğinden de söz edildiği söylenebilir. Okul çağındaki bir çocuğun kendisine ağır gelen işlere çalıştırılması ve bu durumun eğitim hayatını olumsuz etkilemesi konusu, çocuk kahramanlar için önemli problemler arasında yer almaktadır.

“Dersler önce bana ağır geldi. Köyümüzdeki en iyi öğrencilerdendim. Fakat burada, bilgi bakımından arkadaşlarımdan daha geri olduğumu fark ediyordum. Çok çalışmam lazımdı. Çalışmak istiyor fakat buna fırsat bulamıyordum. Okuldan çıkınca yemek yiyip marangoz atölyesine gidiyordum. Orada bir dakika bile boş zamanım olmuyordu. Tahtaları taşımak, kesim işlerinde ustama yardım etmek, kalfanın istediği işleri yapmak beni çok yoruyordu. Oradan eve yorgun argın dönüyordum. Yemeğimi yedikten sonra, derslerime çalışırken üzerime bir ağırlık çöküyor ve kendimi yatağa zor atıyordum. Yengem bu halimi fırsat bilerek, okuyamayacağımı, boşuna zaman harcadıklarını, tembelin biri olduğumu, uykudan başka bir şey düşünmediğimi söylüyordu.” (Boyunağa, 2018, s. 84).

Yetişkinlerin çocuklara fazlaca sorumluluk yüklemesinin bir nedeni de kendi sorumsuzluklarıdır. Bir Küçük Osmancık varı eserinde, çalışmaktan kaçınan babanın oğlunun emeğinden istifade etmesi ve bu duruma karşı tepkilere yer verilir.

“Kemal çalışıyor, dedi. Fatma Hanım bağırarak ayağa kalktı. –Kocaman adam çalışmasın, bulduğu içkiye para versin, parmak kadar çocuk çalışsın. Olmaz öyle şey, dedi.” (Canat, 2018, s. 78).

Sorumluluk kavramının manevi yönden irdelendiği eser ise Bağrı Yanık Ömer’dir. Anne ve babası arasındaki huzursuz oram beş yaşında olmasına rağmen çocuk karakterin acı çekmesine ve bu rahatsız edici duruma karşı savunma mekanizması geliştirmesine neden olur. Ancak küçük yaşta karşılaşılan manevi yönden yıpratıcı sorumluluk, çocuğun birçok olumlu duygudan ve yaşının getirmiş olduğu güzelliklerden mahrum kalmasında neden olmaktadır.

“Ömer’in kafası, sinirleri çocuk kalmak, yaşının çocuğu olmak fırsatını, huzurunu, selametini bulamamıştı. Ömer çocuktu, fakat bilgisi, görgüsü, onun yaşındaki çocukların bildiklerinin, gördüklerinin aksi, zıddı idi. Olaylar onun küçücük dimağını yoğura yoğura ibaresini bozmuştu. Neleri söylese kavga çıktığını, çıkacağını, neleri söylese günün durgun geçtiğini, geçeceğini, içinden kendi farkında olmadan seziyordu. Babasından yemiş, oyuncak istemiyor; anasını hırpalamaması için yalvarıyordu. Anasına naz etmiyor, aksilik etmemesi için yalvarıyor, yaltaklanıyordu.” (Yesari, 2018, s. 40).

F. Dışlanma/Hor Görülme: Dışlanma/hor görülme incelenen eserlerde, bireyin varlığına duyulan hoşnutsuzluğun fiziksel ya da sözel olarak ifade edilmesine dayanan onur kırıcı davranışlarla kendisini gösteren muamele olarak yer bulmuştur. Örnek olarak Yankıla Kayalar’da anne ve babalarını kaybeden iki kardeş dayılarıyla yaşamaya karar verdiklerinde yengeleri tarafından ne misafir ne de akraba olarak değer görülürler. İki kardeş, onur kırıcı davranışlara maruz kalır ve bu durumdan incinirler.

“-Şakir! Ayaklarını iyice sildirmeyi unutma! Ben de banyoyu hazırladım. Odaya girmeden hemen yıkansınlar. Ben kızı yıkarım! Dedi. İçim bir fena oldu. Kapının dondum kaldım. Kendimizi yapayalnız, bir garip hissettim. Dayımı gördüğüm zaman duymuş olduğum o sevinç, o güven duygum kaybolup gitti. Misafir Böyle mi karşılanırdı! Köyümüzde her aile misafiri için adeta canını verirdi… Sonraki günler anladım ki, durum hiç de dayımın söylediği gibi değildi. Yengemiz hasta denecek kadar titizdi ve köyden eve mikrop getireceğimizi düşündüğü için hemen yıkanmamızı istemişti… (Boyunağa, 2018, s.74).

Eserde görülen dışlanma ve hor görülme sorunu kendisini hem davranış olarak hem de sözlü olarak ortaya koyar. Üstelik bu durum çocukların zor durumda kalmalarına ve karakterlerinin hedef olarak alınmasına neden olur.

“Gece, Hatice ile bize verilen küçük odada yatarken dayımla yengemin seslerini duydum. Tartışıyorlardı. Yengem:

-Sanki ne varmış benden saklayacak? Geldiği zaman niye söylemedi? Parasını yiyecek miyim? Diyordu. Dayım da:

-Canım unutmuş çocuk! Sokakta aklına geldi, karşılığını veriyordu.

-Yok yok! O çokbilmiş bir tipe benziyor. Ne garip ya! Geldikleri gün ağzımızın tadını kaçırdılar. Hem biliyor musun ben hiç hoşlanmadım bunlardan…” (Boyunağa, 2018, s.78-82).

       Dışlanma ve hor görülme sorununa rastlanan bir diğer eser de Bağrı Yanık Ömer’dir. Eserdeki dışlanma üvey anne ve baba tarafından sergilenir. Üstelik bu dışlanma ve hor görülme eylemi karşısında susan ve kendisini çaresiz hisseden küçük yaştaki karakterin yalnızlığı da dikkat çekmektedir.

“Günler, haftalar, aylar geçti: Ömer üvey anasını sever göründü, üvey babasına da güler yüz gösteriyordu. Lakin ne analığı onu bir kez içten sevip okşadı, ne babalığı ona güldü, bel bağladı… Ömer tek anasının yüreğine kor düşmesin diye sesini çıkarmadı, her zehri yuttu. Babası üzülmesin diye, her acıyı, her hakareti unuttu.” (Yesari, 2018, s. 114).

G. Sömürülme: Sömürülme problemi, çocukların emeğinin veya hakkının yetişkinler tarafından gasp edilmesi veya ihtiyaç yokken dahi çocuk üzerinden kazanç sağlamaya çalışma olarak tanımlanabilir. Bu duruma yer veren eser Yankılı Kayalar’dır. Eserde, Kara Mustafa ve Hatice kardeşlerden biri ev işleri yapmaya, diğeri ise okul çağında olmasına rağmen bir marangozun yanında çırak olmaya zorlanmıştır. Ayrıca çocuklara anne ve babalarından kalan mallardan elde edilen gelire de el konulur. Çocukların kendi yaşlarını aşan bu sorumluluklar karşısında ezildikleri fark edilir. 

“Dayımız iznini bitirip işine geri dönünce yengemiz bize daha kötü davranmaya başladı. Çarşı Pazar işlerini bana gördürüyor. Hatice’ye de odaların tozlarını aldırıyor yerleri sildiriyordu. Tansel’i birkaç defa bize iyi davranması için anasına yalvarırken duydum… Okulların açılma zamanı yaklaşmıştı. Okula devam edip etmeme durumum, dayımla yengem arasında yeni bir tartışmaya sebep oldu. Yengem bir işe girip çalışmam gerektiğini, beni okutamayacaklarını söylüyordu. Dayımsa ısrarla, okumak istediğim müddetçe beni okutacağını belirtiyordu. Sonunda sabahları okula gitmeme öğleden sonraları bir iş yerinde çalışmama karar verildi.. Yengemin söylenmeleri günden güne artıyordu. Ustamdan aldığım haftalıkları yengeme verdiğim halde, homurdanmaları kesilmiyordu. Bir ara köyden Mustafa Ağabey’den bir mektup ve bir miktar de para geldi… Yengem bu paraya sevineceği yerde –Bu para nedir ki? Daha fazla para göndermeliydi. Şimdi sen kağıdı kalemi al, bunu ona yaz. Her ay daha çok para göndersin! Dedi…”  (Boyunağa, 2018, s. 81-85).

H. Aile Özlemi ve Ebeveynler Arasında Kalma: Bu sorunun tespit edildiği ve ağırlıklı olarak yer aldığı eser Bağrı Yanık Ömer’dir. Geçimsiz bir ailenin arada kalan ve küçük yaşta birçok problemle karşılaşan Ömer karakterinin esas acısı bu arada kalmışlıktır. Çünkü hem anne hem de baba çocuktan vaz geçmeyi istememekte ancak diğerini cezalandırmak için de çocuğu yem olarak kullanmaktadır. Bu duruma bir de aile içi şiddet eklenince geçimsiz ebeveynlerin sorunları çocuğa ciddi bir ıstırap verir.

“Eve erken dönmek istemiyordu. Anası gözlerini kurutsun, yara berelerini sarsın, yüzüne renk gelsin; Ömer, o zaman karşılarına çıkacaktı. Ömer, anasını gözleri çakmak çakmak, kolları yara, tırmık içinde görmeyi içi götürmüyordu. O vakit babasına diş biliyordu, fakat bu da çok sürmüyordu, çünkü babasını sevmiyor değildi ki…” (Yesari, 2018, s. 25).

Ebeveynler arasındaki çatışmanın ortasında kalan çocuk karakter olan Ömer ne anne ne de babasından vaz geçilebilir. Ancak boşanma sürecinin uzamasıyla ikisine de hasret duyar. Üstelik bu olaylar yaşanırken çocuk beş yaşından sekiz yaşına doğru üç yıllık bir süreci de tek başına göğüsler ve henüz çok küçüktür. Üstelik üvey anne ve üvey baba da çocuk için ayrı bir sınanış olur.

“Ömer annesini biçiminden, halinden, edasından, her hareketinden berrak bir su gibi akışından tanıyıvermişti. Kısık bir sesle:

-Ana! dedi.

Hacı hafız, gözleriyle Emine’yi, Ali Efe’yi takip etmekle beraber, Ömer’e de dikkat ediyordu. Bu atılışın derhal farkında oldu; Ömer’i yamçı altına sakladı:

-Sus…sus…” (Yesari, 2018, s. 111).

İ: Vahşi Hayvan Saldırısı: Eserlerde kısmen yer verilen ancak çocuklar için unutulmaz bir korkunun kaynağı olan sorun vahşi hayvan saldırısıdır. Bu probleme iki eserde yer verilmiştir. Bunlardan biri Yankılı Kayalar, diğeri ise Ömer’in Çocukluğu’dur. Yankılı kayalarda vahşi hayvan saldırısı sonucu babasını kaybeden Kara Mustafa’nın kendisi de kurtlarla karşı karşıya gelirken cesareti ve zekasıyla bu hayvanlardan kurtulmayı başarır.

“Tam o sırada bahçe çitimizi aşmış olan bir karaltının hırıldayarak adeta üzerime doğru uçtuğunu fark ettim. Hatice’nin koparmış olduğu “ağabeyciğim! Ağabeyciğim!” çığlıkları arasında, baltayı nasıl kaldırıp bu uçan canavara savurduğumu bilemiyorum… o anda iki kurt daha belirdi. Bunlar dişlerini göstererek, kanlı gözlerle etrafımda dolanmaya başladılar… Tekrar korkunç bir çığlık atarken baltamı salladım. Onlar gerilerken kendimi kapıdan içeri attım ve sürgüyü itim.”  (Boyunağa, 2018, s. 53-57).

Vahşi hayvan saldırısına yer veren bir diğer eser olan Ömer’in Çocukluğu’nda bu problem Yankılı Kayalar’daki kadar dramatik bir biçimde ele alınmaz. Daha çok küçük yaştaki bir çocuğun bir sokak köpeğiyle karşılaşması, ondan kurtulmaya çalışması ve etraftaki insanların bu konudaki rahatlığına değinilir. Ancak yazarın anılarını anlattığı bir eserde bu konuya yer vermesi, yaşadığı korkunun onda unutulmaz bir etki bıraktığını düşündürür.

“Köpek benimle uğraşmaya devam ediyordu. Nasılsa bir aralık önünden savuşarak kaçmaya yeltendim. Arkamdan yetişti. Omuzlarıma doğru sıçradığını hissettim. Feryadı arttırdım. Bu hali pencereden seyretmekte olan ağa lütfedip bir kere daha “hoşt” diye bağırdı. Hayvanın pençeleri sırtımdan sıyrılarak indi. Korkumdan arkama dönüp bakamıyordum. Sesim de kesilmişti. Hem ağlıyor hem koşuyordum.” (Naci, 2018, s. 6).

I. Kaçırılma ve Habersizce Evlat Edinilme: Bahsi geçen problem “Bir küçük Osmancık Vardı?” eserinin ana konusunu oluşturmaktadır. Eserde küçük yaştaki bir çocuğu fidye için kaçıran haydutlar bu durumdan istedikleri kazancı elde edemeyince onu ölüme terk edebilecek kadar merhametsiz bir yol izlerler. Eser bu yönüyle modern dünyanın sıklıkla karşılaştığı bir probleme de yer verir.

“İri yarı adam merdivenleri süratle indi. Yatağında bir yandan doğrulmaya çalışan, bir yandan bağıra bağıra ağlayan Osman’ı, üzerinde yattığı çarşafa sarıp kucağına aldı. Kapıdan çıkarken halen baygın yatan Fatma Hanım’a yarım bir bakışla baktı. Çocuk başına gelenleri anlamış gibi acı acı ağlıyordu. Adam, sesi tehlike doğurur korkusuyla Osman’ın yüzünü göğsüne bastırdı. Kucağında boğuk boğuk ağlayan Osman’la koşarak arabanın yanına vardı… Otobüs garına geldikleri zaman ortalık henüz kararmamıştı.” (Canat, 2018, s. 8-32).

Küçük yaştaki bir çocuğun kalan bir çocuğun sorunu iki yönlüdür. Bu sorunlardan biri çocuğun nasıl bir ortamda ve kimler tarafından sahiplenileceği, ikincisi ise gerçek ailenin yaşayacağı acı, sıkıntı ve özlemdir. Bir Küçük Osmancık Vardı’da ele alınan problem insancıl ve iyi niyetli bir biçimde çözüme kavuşturulur ve kayıp çocuk iyi bir ailenin yanında yetişir. Ancak gerçek ailesi veya evlatlık olduğu hakkında bir bilgisi yoktur.

“Garip, ustasının öfkesine aldırış etmedi. Feneri kaptığı gibi sesin geldiği tepeye doğru koşmaya başladı. Tepeye yaklaştı. Boğuk boğuk ağlayan çocuğun sesini daha iyi duyuyordu…Işığı yakmasıyla beraber çocuk sesi tekrar duyuldu. Evin kapısını aydınlatıp içeri girdi. Işığı rast gele gezdirmeye başlamıştı. Yerdeki battaniyeyi gördü. İleride köşedeki ot yığınının üzerinde küçük bir çocuk çırpınarak ağlıyordu. Garip, hayretle çocuğa yaklaştı. Yüzü ağlamaktan morarmış, saçları, elleri, yüzü toz toprak içinde kalmıştı. Garip onu bağrına bastı… Şoför Ali’nin kucağında çiftliğe gelen Osman, Bünyamin Ağa’nın ve Şerife Hanım’ın biricik neşesiydi. Akşam olunca karı koca evin büyük sofasında saatlerce bu sevimli çocuğun oyunlarını seyreder, keyiflenirlerdi. İsmini bilmedikleri için ona Hüseyin adını vermişlerdi.” (Canat, 2018, s. 54-66).

Bir Küçük Osmancık Vardı, ele aldığı problemi mutlu bir sonla çözüme bağlasa da evlat edinilen çocuklardaki, psikolojik yıkımı ve istenmemişlik duygusuna değinmeyi unutmaz. Romanın kahramanı olan Hüseyin (Osman), evlatlık olduğunu öğrendiğinde yıkıma uğrar ve aslında oldukça idealize edilmiş bir karakter olmasına rağmen bunalıma girmekten kendini alıkoyamaz.

“Hüseyin kapıyı açmak üzereydi. Ama Şerife Hanım öyle bir cümle söyledi ki, Hüseyin olduğu yerde taş kesildi. –Benim öz anneniz olmadığımı, Nevin’e söyledin mi yoksa… Grip kütüphanenin kapısını açınca, Şerife hanım en beş yıl korkusunu çektiği manzarayla karşılaştı. Hüseyin yerde baygın yatıyordu. Şerife Hanım bir çığlık kopararak onun üzerine kapandı… Hüseyin klinikte bir hafta yattıktan sonra çıkmıştı. Ne olursa olsun okulunu aksatmak istemiyordu. Gözlerindeki mutluluk pırıltıları kaybolmuş, yüzü süzülmüştü (Canat, 2018, s. 104-108).

J. Aşırı Korumacılık: Aşırı korumacılık, çocuğun içinde bulunduğu yaşın getirdiği fiziksel, sosyal ve bilişsel farkındalığa dayanan eylemlerin “zarar görmeme” mantığı ile engellenmesi sonucunda ortaya çıkan bir problem durumudur. Bu durum bireyin gelişimine ve hayat tecrübesi kazanmasına engel olmakta, onu gerçek hayatta karşılaşacağı durumlar karşısında aciz olmaya itebilmektedir. Bu anlamda aşırı korumacılığın, çocuklara zarar veren bir problem durumu olduğu söylenebilir. Bu konuyu çarpıcı bir üslupla ele alan eser ise Falak’dır. Falaka’da annesi, dadısı, evdeki yardımcıları, sütannesi ve halası tarafından üzerine titrenildiğini belirten Ahmet Rasim, bu durumun çocukluğunda kendisinde yarattığı psikolojik baskı ile sokak ve oyun etkinliklerine duyduğu özlemi dile getirmektedir. Yazar ayrıca, bu sorunun kendi çocukluk dönemde birçok kadının çocuklarına karşı takındıkları bir koruma tavrı olduğundan bahseder:

“Bense evde yalvara yalvara basma kağıtlardan Dilfeza’ya yaptırdığım, süt ninemin yorgan ipliğine taktırdığım şeytan uçurtmasıyla bahçede bir koşup zıpladım mı, hemen annem pencereye vurur.: “Bırak elinden onu! Terleyip hasta olacaksın. Sofulardaki evde yaptıkların biliyorsun değil mi!” feryadı başlar. Nereden doktor “Dikkat edin, koşup moşup terlemesin!” diye tembih etmiş! Aradan aylar geçti hala terleme!… Ya o topaç? O bodur, fıldır fıldır dönen pırlangıç… Kamçıyı alıp da karşısına geçtin mi, dön babam dön! Fakat rahat, vakit yok ki!…Terlersin, olmaz! Ne yapalım? Eski kadınlar çocukları zorla isyan ettirirlerdi! ‘-Canım sıkılıyor!’ dedin mi ilk söz: ‘-gel yanıma otur!’ (Rasim, 2018, s. 55).

K. Çocuk Kahramanların Problemler Karşısındaki Çözüm Arayışları: İncelenen eserlerde çocuk kahramanların sorunlar karşısında farklı tepkiler verdikleri, kimilerinin çözüm arayışına girdiği kimilerinin tepkisiz kaldığı kimilerinin ise bu sorunlarla baş edemediği ve istenmeyen olayların yaşandığı görülmektedir. Ancak incelenen eserlerin tamamında olaylar çocukların yönlendirmesi ya da çabasıyla değil daha çok şans yardımıyla düzelir.

Falaka’da, okullarda yaşanan şiddet eylemleri karşısında çocuk kahramanın akıllıca tavırlarla ve çalışarak bu şiddet eylemlerine maruz kalmaktan kaçınması söz konusudur. Bu nedenle sadece birkaç kez şiddetin doğrudan muhatabı olur. Rasim, derslerine çalışır ve bastırılmış çocukça istekleri okul dışındaki hayata taşır. Bu sayede çoğu zaman dayak yemekten kurtulur ancak okul hayatı şiddetin gölgesinde ve şahitliğinde geçer ve bu durum onun ilerleyen yıllarda bahsi geçen kitabı yazmasına neden olur.

Yankılı Kayalar’da maruz kalınan sorunlarla daha çok sabretme ve değerlerine sahip çıkma ile baş edildiği söylenebilir. Anne ve babasını kaybedip kardeşinin sorumluluğunu alan Kara Mustafa, çalışkanlığı ve azmi ile hem kendine hem de kardeşine bakar. Aynı şekilde dayılarının yanına taşındıklarında yengelerinin zulmü karşısında sabretme yoluna gidip ona saygısızlık etmek istemez ve zorlanmasına rağmen derslerinde başarılı olur. Yaptığı iyi davranışlardan olan bir çocuğun hayatını kurtarma eylemi sonucunda da hem kız kardeşi hem de kendisi için yeni bir yuva bulur.

Ömer’in çocukluğunda kahramanı etkileyen en önemli olay babalarını kaybetmektir ve bu durum karşısında tek çareleri dayılarıyla Varna’ya taşınmak olur. Yaşının küçüklüğü bu eserin kahramana eyleme geçme fırsatı vermez.

Bir Küçük Osmancık Vardı eserinde olaylar daha çok iyi niyetli insanların yaşadıkları ilahi rastlantılarla yoluna girer. Bir dağ başında tek başına bırakılan Osman’ı bulan şoför ve büyüten aile iyi insanlardır ve Osman bu sayede güzel bir hayat yaşar. Aynı şekilde evlatlık olduğunu öğrenmesi ve Osman ile gerçek ailenin kavuşması da ilahi bir isteğin sonucunu yansıtır.

Bağrı Yanık Ömer, diğer eserlerin aksine iyi bir sonla bitmez. Sorunlar karşısında dayanacak gücü kalmayan Ömer çareyi intiharda bulur. Eserin umutsuzluk duygusuna bu kadar yer vermesi, yaşadığı sorunlar karşısında suskun kalan ve kimseden yardım isteyemeyen kahramanın gösterdiği çaresizlik bu çocuk romanının olumsuzlukları arasında gösterilebilir. Bu bakımdan eserin çocuk okuyucusu tarafından yanlış değerlendirmesinin önüne geçilmelidir.

Sonuç

Çocuk kitaplarında çocuk kahramanların yaşadıkları sorunları inceleyen bu çalışmadan elde edilen sonuçlar şunlardır:

Şiddet problemi eserlerin tamamında yer alırken bu probleme en geniş ölçüde Yankılı Kayalar, Falaka ve Bağrı Yanık Ömer eserlerinde rastlanmaktadır. Şiddet sorunu eserlerde hem fiziksel hem de psikolojik etkileriyle ele alınır ve şiddetin gerek aile içinde gerekse yabancılar tarafından uygulanabilir. Ebeveyn kaybı özellikle Yankılı Kayalar ve Ömer’in Çocukluğu’nda kendisine yer edinir. Çocuk kahramanların anne ya da baba kaybı gibi sorunlar karşısına yaşadıkları sorunlar maddi ve manevi boyutlarıyla işlenir. Yankılı Kayalar ve Bağrı Yanık Ömer, bireyin maddi ve manevi olarak temel ihtiyaçlarının kasıtlı olarak karşılanmaması anlamına gelen yoksun bırakılma sorununa da yer verir. Kahramanların yeme-içme, giyim barınma gibi fiziksel ihtiyaçların yanında sevgi ve şefkat gösterme, eğitim, sosyalleşme gibi psikososyal ihtiyaçları karşılanmaz ve bu durumun onlarda birçok ardıl probleme de yol açtığı fark edilir.

Korku ve şiddetin eğitim ve baskı aracına dönüştürülmesi sorunu Falaka’nın temel problemini oluştururken bu konuya aynı dönemde yazılmış olan Ömer’in Çocukluğu da yer verir. Eğitim ortamındaki şiddet, pedagojik bir araçtan çok gelenek ve bazı ruhsal problemleri tatmin amacıyla uygulanır ve bu durum öğrencilerin okumaya karşı ciddi bir ön yargı geliştirmesine meydan verir. Ebeveyn kaybı ya da yoksun bırakılma konularına yer veren eserlerde karşılaşılan bir diğer problemi de çocukların yaşlarını aşan maddi veya manevi sorumluluklarla karşılaşmaları ve bu sorumluluklar karşısında ezilmeleridir. Yankılı Kayalar’da yetim kalan çocuklar maddi kazanç sağlama amacıyla ağır sorumluluklar yüklenirken Bağrı Yanık Ömer’de içinde bulunulan ortamın olumsuz etkisiyle küçük yaştaki kahramanın kendisini olumsuz manevi koşullara karşı istemsiz bir biçimde savunmak zorunda kaldığı görülür.

Dışlanma/hor görülme, bireyin varlığına duyulan hoşnutsuzluğun fiziksel ya da sözel olarak ifade edilmesine dayanan onur kırıcı davranışlarla kendisini gösteren muamele olarak yer Yankılı Kayalar ve Bağrı Yanık Ömer’de örneklerine sıklıkla rastlanan bir başka olumsuzluktur.  Bu hoşnutsuzluğun merkezi Yankılı Kayalar’da açgözlü ve huysuz yenge, Bağrı Yanık Ömer’de ise üvey anne ve üvey babadır. Geçinemeyen Anne ve baba kavgasının ortasında kalan bir çocuğun öyküsü olan Bağrı Yanık Ömer’de rastlanan bir diğer sorun ise aile özlemi ebeveynler arasında kalmadır. Eserin kahramanı olan Ömer, kendisini seven ancak birbirlerine karşı nefret duran öz anne ve babası tarafından paylaşılamayınca her ikisine de hasret kalır.

İncelenen eserlerde kısmen yer alan ancak çocuk kahramanlar için unutulmaz bir korku kaynağı olan bir problem de vahşi hayvan saldırısıdır. Yankılı Kayalar’da babası vahşi hayvanlar tarafından öldürülen çocuk kahramanın kendisi de kurtlara hedef olur ancak onları alt eder. Ömer’in Çocukluğu’nda ise bu durum küçük yaştaki unutulmaz anlardan biri olur. Günümüz dünyasında birçok anne ve babanın korkusunu oluşturan kaçırılma ve evlat edinilme problemi “Bir küçük Osmancık Vardı” eserinin ana konusunu oluşturmaktadır. Eser küçük yaşta fidye için kaçırılıp kaybolan, ilahi bir rastlantı sonucu iyi bir aile tarafından evlat edinilen ancak gerçeği öğrendiğinde yıkıma uğrayan bir çocuk kahramanı ve öz ailesinin dramını yüzeysel bir biçimde işler. Örneğine sadece Falaka eserinde rastladığımız ancak geçmişten beri çocukların gelişiminde yanlış sonuçlara sebebiyet veren bir problem olan aşırı korumacılığa da değinilebilir. Falaka’da bu durumun çocuk üzerinde oluşturduğu olumsuz etkilerden söz edilir.

Çocuk kahramanların yaşadıkları problemler yukarıdaki şekilde sıralanırken bu problemler karşısındaki tepkileri ve bu durumdan kurtulma çabaları eserden esere farklılık göstermektedir. Falaka’da akıllı bir çocuk olan kahraman sessiz ve uysal yapısıyla problemlerle baş eder. Yankılı Kayalar’da sabırlı ve azimli bir kahramanın kendi değerlerine dönük davranışları sorunlardan arınmayı da beraberinde getirir. Ömer’in Çocukluğu’nda yaş olarak küçük kahramanın olaylara karşı pek tepki vermediği görülür. Bir Küçük Osmancık Vardı, olayları daha ilahi bir yoldan çözüme kavuşturur ve kahramanlar iyi niyetli insanlar oldukları için kader onları bir araya getirir.  En olumsuz ve problemli duruş ise Bağrı Yanık Ömer’dedir. Ömer karakteri çözüm aramak yerine sorunlar karşısında pasifleşir ve aşırı hassasiyetle yardım da almaz. Ancak bu süreç onu intihara sürükleyerek olumsuz bir sonuç doğurur.

Kaynakça

Aktan, O. ve Aydın, F. (2018). Çocuk kitaplarına yansıyan şiddet: Yüz temel eser örneği. Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8 (2) , 92-109

Boyunağa, A. Y. (2018). Yankılı kayalar. İstanbul: Genç Timaş Yayınları.

Canat, H. N. (2018). Bir küçük Osmancık vardı. İstanbul: Genç Timaş Yayınları.

Dağ, H., Doğan, M., Sazak, S., Kaçar, A., Yılmaz, B., Doğan, A. ve Arıca, V.(2015). Çocuk haklarına güncel yaklaşım. Cukurova Medical Journal,, 40 (1), 1-5.

Karakaş, B. ve Çevik, Ö. C. (2016). Çocuk refahı: Çocuk hakları perspektifinden bir değerlendirme. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 18 (3), 887-906.

Naci, M. (2018). Ömerin çocukluğu. Ankara: Elips Kitap.

Rasim, A. (2018). Falaka. İstanbul: Nar Çocuk.

Şen, E. (2016). Çocuk edebiyatında bir yaşam gerçekliği olarak ölüm olgusu üzerine bir inceleme. Uluslararası Türk Kültür Coğrafyasında Sosyal Bilimler Dergisi, 1 (1), 14-23.

Yesari, M. (2018). Bağrı yanık Ömer. İstanbul: Mavi Çatı Yayınları.

Yılmaz, O. ve Yakar, Y. (2018). Türk çocuk edebiyatında sorun odaklı yaklaşım. Çocuk ve Medeniyet, 3 (6) , 29-42.

Rukiye IŞIK AYDIN1  

1 Arş. Gör. Muş alparslan Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Muş/Türkiye

 Email: rukiyeisik49@gmail.com                            : 0000-0003-4840-4031

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir