Bireylik Hevesi ve Çağdaş Kadının Annelikle İmtihanı

 Bireylik Hevesi ve Çağdaş Kadının Annelikle İmtihanı

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitesi Dinî İlimler Fakültesi

Bugünlerde çağdaşlaşan kadının bireylik arayışı, geleneksel bütün bağlardan kurtulma çabasına dönüşmüş durumda. Kurtulduğunda düşeceği yer konusunda ne bir fikri ne de bir tahmini var. Görünürde var olan: Kurtulayım da ne olursa olsun hevesi… Cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırma adına çağdaş dünya, bunu körüklüyor. Bugünlerde yeni bir haber: Fransa’da anneye anne, babaya demek yerine, artık onlara birinci ebeveyn ve ikinci ebeveyn denmesi hususunda bir yasa hazırlama girişimi söz konusu. Atladıkları bir şey var: Hangisi ikinci ebeyn olacak? Ya da ikinciliği hangi ebeveyn kabul edecek? Eskiler bunu duysaydı “kıyamet mi kopacak ne?!” derlerdi. Evet, kıyamet ne zaman kopacak? Buna göre çok uzak değil gibi… İyilik sahibi insanlar, melek anneler, fedakâr babalar ortalıktan çekilip dünya sahnesi kötülere ve kötülüklere kaldığında kopacak işte… Ondan sonra, iyiler ve kötüler arasındaki keskin ayrımın yapılacağı hesap günü… İyiler Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği yer olan cennete, kötüler ise adaletin tecelli ettiği yer olan cehenneme… Bu dünyada yapılan hiçbir kötülük ve zulüm kimsenin yanına kâr kalmayacak… İyiler de mutlaka  yaptıklarının karşılığında mutlaka mükâfatlarını alacak…

Biz konumuza, yani anneliğe dönelim.

Anne, “Ana gibi yar olmaz” sözüyle tarihe not düşülen… “Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar” sözüyle samimiyetin ve bağlılığın sembolü kılınan… “Cennet anaların ayakları altındadır” kutlu sözüyle kıymetin ve itibarın mihengi haline getirilen… “Onlara öf bile demeyin…” hitabıyla ilahî himayeye mazhar olan… İşte böyle kutlu bir sıfattır annelik. Bu sıfatın yegâne sahibi de annedir haliyle…

Bugünlerde bazı anneler ve anne adayları bütün bu özelliklerinden sıyrılıp, bu algılardan azade olup;  kopmak, kurtulmak, uzaklaşmak ve bireyleşmek istiyor. Bir olmayı, biricik olmayı, yegâne olmayı annelik dışında arıyor. Kendini bir cendere içinde hissediyor ve bunu anneliğe ve eş olmaya bağlıyor…

Birey olarak algılanmak, tek başına kalmak, müstağni ve müstakil olmak arzusu bedenini ve ruhunu öylesine kuşatmış ki, iki kanat bulsa uçacak…

Kadın ve erkek… Allah’ın “her ikisini bir nefisten yarattığını ve onlardan nesillerin çoğalmasını sağladığını” bildirdiği varlık… Ama artık çağdaş kadın, anne ve eş olmak istemiyor. Böyle anılmak ağır geliyor ona her nedense? Bu durumda erkek de artık baba ve eş olmak istemeyecektir. Ne olacak şimdi? Bunun sonu nereye varacak be cancağızım?

Birey olmak, bir olmak demektir. Bir olmak, yalnız kalmaktır. Yalnız kalmak ya kendinin yegâne olduğunu düşünmekten ya da bıkkınlıktandır. Bıkkınlık bir hastalık halidir ve modern insan bu hastalığa fazlasıyla müpteladır. Yegâne olduğunu, başkasına ihtiyaç duymayacağını düşünen ise, kendisini yalnızlığa mahkûm etmiştir. Hâlbuki yalnızlık sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Çünkü O’nun anneye, babaya, eşe, dosta, yiyeceğe, içeceğe velhasıl hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın ise sayılanlar başta olmak üzere her şeye ihtiyacı vardır. İnsan, Tanrı olamayacağına göre tanrılık havasına niye kapılır anlaşılmaz!? Gerçek şu ki, bu havalar onu perişan eder… Keşke bir bilebilse…

Öyleyse insan, Allah karşısındaki konumunu iyi bilmeli ve buna göre hareket etmeli değil mi dostlar!. “Kendini bilen Rabbini bilir” düsturu bunun için söylenmiş olsa gerek. Bu düsturun tersi olan “Rabbini bilen kendinin farkına varır” şekli de doğrudur aslında. Allah’ı gereği gibi tanıyan ve kabul eden aslında kendini bilme düzeyine erişmiş ve insanlığının farkına varmış demektir. İhlas sûresi bu bilince ermek isteyen için yeterlidir, vesselam…

*

İhlas Sûresi Allah’ı ve sıfatlarını bildirir. Oradaki ifadelerin tersini düşündüğümüzde insan çıkar karşımıza. “Allah, birdir, sameddir, doğurmayan, doğmayan ve dengi olmayandır”. İnsan ise, bunun tam tersidir. Bir değildir; etrafında, yanında, çevresinde kendisi gibi birçok varlık vardır. Tek olması imkânsız, tek kalması zordur. Yalnız kalınca korkar, bunalır ve sıkılır. Tek kalmak insana göre değildir. Çünkü tek kalmak yalnızlıktır. Yalnız kalabilmek için muhtaç olmamak gerekir. Hâlbuki insan muhtaç bir varlıktır. Doğduğunda anne ve babaya muhtaç, hayatını sürdürmek için insanlara, hayvanlara, bitkilere muhtaçtır. Ayağını basacağı bir mekâna, vaktini bileceği bir zamana muhtaçtır.

Hiçbir eksiği gediği olmayan anlamında Samed değildir insan. Bir sürü eksiği gediği vardır. Yemek yemeli, su içmeli, evlenmeli, çocuk sahibi olmalı, işe gitmeli, eve gelmeli. Bunlardan vazgeçmesi, yaşamaktan vazgeçmesidir. Var olması için bir anneden doğmalıdır. Dolayısıyla doğmuştur. Bir doğuran sayesinde dünyaya gelmiştir. Neslin devamı, varlığın sürdürülmesi doğmaya ve doğurmaya bağlıdır. Eşi olmalı, dostu bulunmalıdır. Eş edinmeden, komşuluk etmeden, dost kazanmadan hayatını sürdürmesi ne kadar mümkündür? Anne, baba, akraba, komşu, hemşehri, vatandaş onun varlığı için oluşmuş bir çevredir. Bu çevrenin dışına çıkamaz. Sözgelimi uzaya çıksa, tek başına ne kadar yaşayabilir bir insan?

İnsanın serüvenini şu birkaç cümlede özetlemek mümkündür: Çamurdan yaratıldı, bel suyundan üretildi. Çoğaldı, çok oldu. Yöneldi hidayet buldu. Sırt döndü yoldan çıktı. Doğru oldu, doğru gitti, yolu Cennete çıktı. Yanlış yaptı, yanlış gitti, yolu Cehenneme düştü. Yüce Rabbimiz buyurur: “Biz ona doğru yolu gösteririz. Ya şükreden olur ya da nankör”.

*

“Yalnızlık Allah’a mahsustur” demiş atalar. Bu aslında “Allah birdir” ayetinin doğru ve yerinde bir tefsiri değil midir? Ama artık ayete bakmaya ve onunla yetinmeye hiç niyeti yok çağdaş insanın. Çünkü kadın için artık anne olmak, erkek için baba olmak kesmiyor. Hatta bazıları bu iki kelimeyi duymak bile istemiyor. Onlar her tür bağdan kurtulmak istiyor. Sıhriyet bağı oluşturacak çocuk da istemiyor. Ayakkabı bağı bile ona bağlıymış hissi veriyor. Onu da istemiyor. Özgür olmak, kendi kendine takılmak veya hiçbir kuralın ve bağın olmadığı bir dünya kurmak istiyor… Vah zavallı… Niceleri helâk oldu bu yolda…

Çağdaş insan, müstağni olmak, diğer bir deyişle kimseye muhtaç olmamak peşinde. Bundan dolayı “Sadece Allah’ın müstağni olduğu” ilkesini duymazdan geliyor. Çünkü bu yeni yetme insan, zengin olmak, varlık sahibi olmak ve onunla her şeyi elde etmek istiyor. Ne malının ne de sahip olduğu gücün ona hiçbir fayda sağlamayacağı gün geldiğinde, anlayacak ama bu anlaması ona hiçbir fayda sağlamayacak… Nitekim Firavun denizin ortasında boğulurken anlamıştı ama hiç faydası olmamıştı…

Modern insanın kimliği bindiği araba, giydiği elbise veya oturduğu site. Hoca Nasreddin’in ye kürküm ye misali… Yanındaki kadın ya da erkek bir eş değil, aksesuar… Öyle ki, zenginliğin yegâne varlık olduğunu ve varoluşun onunla gerçekleştiğini zannediyor benim safım. Ataların söylediği “Namerde muhtaç olmayalım yeter”  alçakgönüllülüğü onu kesmiyor artık.

Mutlak ihtiyaçsızlık arayışı, benliğini öyle kaplamış ki!.. Bu halin Allah’ın yerine göz dikmek anlamına geldiğini görecek basireti çoktan kaybetmiş. Bu tavrıyla o, “Tanrı ölmüştür. O var olsaydı, ben o olmamaya nasıl katlanırdım” diyen tanrıtanımazın halini anımsatıyor adeta. Zihninde teorik olarak bir Tanrı düşüncesi var ama bunun pratiğe yansıması yok. Pratikte, bir tanrıtanımazdan onu ayırt edecek temel ayırt edicilerden yoksun hale gelmiş.

Hâlbuki insan, ta başından anne-babaya ihtiyacı olan bir varlık. Bunu inkâr etmesi de imkânsız. Anne-babaya ihtiyacı olan, doğal olarak anne veya baba olmaya adaydır ve olacaktır. Bir bilse ki, anne ve babalık makamı insanlığın en yüce makamıdır. Çünkü bu asla yok olmaz ve asla çekip alınmaz. Çünkü o, insanın tabii ayrılmaz parçasıdır. Diğer makamlar, mevkiler, servetler, zenginlikler, mallar ve mülkler kaybolur gider… Kalan, kalıcı olandır. Kalıcı olan tabii olandır. Annelik ve babalık işte bu doğal kalıcılardandır. Eğer kalıcılıktan ebedi ve ezeli olan kastediyorsan bu tabi ki sadece Yüce Allah’tır. Her şey yok olacak ve sadece Allah baki kalacaktırVe Allah’ın ebedi mutluluk verdikleri kurtulacak, diğerleri kendi başına bırakılacak ve hüsrana uğrayacaklardır

Öyle görünüyor ki, Hz. Adem’den beri insanda değişen bir şey yok. Yüce Allah babamız Adem’i, annemiz Havva’yı yarattı onlara cennet imkânlarını verdi. Onlara her şey serbestti, tek bir şey yasaktı. Onlar da şeytana aldanarak tam da o yasağı çiğnediler. Yüce Allah da onları terk etti ve kendi başlarına bıraktı. İlahî kuraldır bu! Şu buyrukta anlamını bulur: “Allah size yardım ederse sizi yenecek kimse yoktur. Ya bir de Allah sizi terk ederse yani yardımı keserse size O’nun dışında kim yardım edecek? Ve yine Adem babamız, Havva annemiz kurtuluşu, Allah’a yönelmekte buldular… Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz kaybedenlerden oluruz, diye içten ve gönülden dua ettiler… Yüce Allah da onları bağışladı. Şeytanlık elbisesini giyen kibirli İblis’i ise asla affetmedi.  Çünkü Allah’a yönelen, dost desteğine mazhar olur, kibirlenen ve yüz çeviren ise kendi başına bırakılır. Böyle şeytanlık sıfatına bürünen kimseler kendi başlarına, yapayalnız kalırlar ve mahvolurlar…

Eskiler doğallıklarını henüz kaybetmediklerinden Ya Rab! Aman bizi bize bırakma, diyedua ederlerdi. İnsanın varlık sebebi Allah, dünyaya geliş sebebi ise anne ve babadır. Bunlardan kurtulmak; kendi kendine kalmak, kimsesizliğe ve yalnızlığa mahkûm olmaktır.

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir