Bir Toplum Mühendisliği Projesi Olarak Toplumsal Cinsiyet

 Bir Toplum Mühendisliği Projesi Olarak Toplumsal Cinsiyet

Doç. Dr. Engin Aslanargun

Düzce Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi

Toplumsal cinsiyet, eğitimde cinsiyet eşitliği, kadın erkek eşitliği gibi çeşitli ifadelerle gündeme gelen konu ülkemizde uzun süredir tartışılmaktadır. Bu konuda iller düzeyinde istatistiki çalışmalar yapılmış (Demirdirek ve Şener, 2014) ve genel müdürlük düzeyinde tezler ve raporlar hazırlanmıştır (Sayer, 2011). 2014 yılından itibaren Milli Eğitim Bakanlığının, 2016 yılından itibaren de YÖK’ün üzerinde çalışma başlattığı cinsiyet eşitliği projesi eğitim kurumlarında da öncelikli olarak uygulanmaya başlanmış ve Şubat 2019’ da sonlandırılmıştır. 2016 yılında uygulamaya koyulan yedi sayfalık “Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi” (Star, 2019; hitit.edu.tr., 2019) ile üniversitelerden bu konuda çalışma yapmaları ve farkındalık oluşturmaları istenmiştir. 2016 yılında 16 kadın rektörün katıldığı bir toplantı ile kamuoyuna duyurulan belgede çalışmanın amacı şöyle ifade edilmiştir. 

“Yükseköğretim Kurumları, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temel bir problem olarak mevcut olduğundan hareket ederek, bünyelerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin dersler konulup, bilgilendirme toplantılarının yapılmasına; bu konunun genel kabul görmesini sağlanmasına; yöneticiler, idari ve akademik personel ve öğrencilere toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışını kazandıracak faaliyetlerde ve düzenlemelerde bulunulmasına ve güvenli bir yaşam çevresi yaratılması ve bununla ilgili cinsel taciz ve cinsel saldırı dâhil her türlü taciz ve şiddete hiçbir şekilde müsamaha edilmemesine ilişkin çalışmalar yaparlar.”

2019 yılı şubat ayında projenin sonlandırıldığına ilişkin açıklamada ise şu ifadeler yer almaktadır:

“YÖK Başkanı Yekta Saraç, projeye “Murat edilenin dışında” anlamlar yüklendiğini belirtti: “Projenin, toplumsal değerlerimiz ve kabullerimizle mütenasip olmadığı ve toplumca kabul görmediği hususunun göz önünde bulundurulması gereği ortaya çıkmıştır. Bu istikamette tutum belgesinde de gerekli değişikliklerin yapılmasına yönelik olmak üzere bir müddetten beri YÖK bünyesinde çalışma yürütülmektedir. Bugün itibarıyla Tutum Belgesi’nde, ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’ kavramı çıkarılarak güncelleme yapılmasına ilişkin çalışmalar son aşamasına gelmiş olup yakında üniversitelerimize duyurulacaktır.”

Benzer şekilde Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yapılan açıklama aşağıdaki gibidir (Star, 2019):

 “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi” Orta Öğretim Genel Müdürlüğü tarafından 2014 – 2016 yılları arasında yürütülmüş ve tamamlanmıştır. Söz konusu projenin pilot uygulamaları da geçtiğimiz eğitim-öğretim yılı itibariyle tamamlanmıştır. Basından gelen talepler üzerine, Sayın Bakanımız yapılan pilot uygulamaların çıktılarını değerlendirmiştir. Bakanlığımızın gündeminde bu alanda devam etmekte olan bir proje yoktur. Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur.”

Bakanlık ve YÖK yetkililerinin yaptığı açıklamalara bakıldığında projenin hangi ihtiyaçtan dolayı başlatıldığı tam olarak anlaşılamadığı gibi yine niçin sonlandırıldığı da yeterince izah edilememiştir. “Toplumsal farkındalık” oluşturmak için başlatıldığı vurgulanan proje, “murat edilenin dışında anlamlar yüklendiği” ve “toplumsal değerlerimiz ve kabullerimizle mütenasip olmadığı ve toplumca kabul görmediği” gerekçesiyle askıya alınmıştır. Anlaşılan en önemli nokta politik veya bürokratik bir etkiye bağlı olarak yukarıdan gelen emirle başlatılan proje aynı emir motivasyonu ile bitirilmiştir. Bir yönüyle toplum mühendisliği çalışması izlenimi vermektedir.

Dünya’da ve Türkiye’de Kadın-Erkek Çalışma ve Okullaşma Oranları

İş, istihdam, yönetim görevleri ve okullaşma oranları açısından kadın erkek arasında dünya genelinde bir farklılık olduğu istatistiklerden anlaşılmaktadır. Çeşitli toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu sonucun kadın-erkek eşitliği veya toplumsal cinsiyet eşitliği gibi proje ve slogan bazlı ifadelerle anlaşılamayacağı, oldukça derin tarihi, kültürel ve toplumsal temelleri olduğu görülmektedir. Bu temeller irdelenmeden ve anlaşılmadan “eşitlik” sloganı ile atılacak her adım, sosyolojik ve tarihsel arkaplanın ihmal edilmesine ve indirgemeci bir ideolojik bakış açısının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Eşitlik gibi kategorik ve şekilsel bir bakış açısı yerine hak, hukuk, adalet, liyakat ve ehliyet gibi daha bütüncül ve emeğe dayalı kavramlar üzerinden meseleleri değerlendirmek gerekmektedir.    

Avrupa Komisyonu’nun 2018 yılı raporunda (ec.europa.eu, 2018) Birliğe üye 28 ülke içerisinde kadın-erkek istihdamı ve gelirlerine ilişkin veriler incelendiğinde neredeyse bütün ülkeler düzeyinde yüzde 20 ile 40 arasında erkekler lehine anlamlı bir farkın olduğu görülmektedir. AB ortalamasına bakıldığında 15-64 yaş arası kadın-erkek istihdam oranları farkı yüzde 10,5 düzeyinde erkekler lehine gerçekleşmektedir (erkek yüzde 70, 1; kadın yüzde 59,1). Genel kazanç açısından erkek-kadın arasındaki ücret farkı incelendiğinde erkekler lehine yüzde 39,6 ‘lık bir fark ortaya çıkmaktadır. AB ortalamasına göre çalışan erkekler kadınlara göre neredeyse iki kat daha fazla ücret almaktadırlar. Bu oran Hollanda (47,5), Malta (45,6), Almanya (45,2), Birleşik Krallık (45), Avusturya (44,9), İsviçre (44,5), İtalya (43,7) gibi ülkelerde ortalamanın üstünde yer alırken Litvanya (19,2), Slovenya (19,6), Bulgaristan (22,8), Letonya (22,8)  Finlandiya (24,1), Hırvatistan (24,4), Danimarka (26,1), Portekiz (26,1), İsveç (26,2) gibi ülkelerde fark ortalamanın oldukça altında seyretmektedir. Türkiye’deki durum genel istatistiklere göre oldukça farklılık göstermektedir. Türkiye-AB ilişkilerindeki dönemsel iniş çıkışlar düşünüldüğünde yıllara göre sağlıklı veri akışını da şüpheli duruma düşürebilmektedir. Veriler doğru kabul edilirse Türkiye’de 15-64 yaş arası istihdamda AB ortalamasına göre erkekler lehine yüzde 40 gibi oldukça yüksek bir fark yaşanmakta iken (erkek 69,5; kadın 29,5) genel kazanç açısından kadın-erkek ücretleri arasındaki fark yüzde 57,9 olarak ifade edilmektedir. Türkiye’de genel istihdamın çok büyük bir kısmının kamu istihdamı olarak devlet tarafından sağlandığı ve bu alanda da kadın-erkek arasında farklı ücret politikasının olmadığı, benzer şekilde asgari ücrette de cinsiyete dayalı bir ayrımcılığın yapılmadığı düşünüldüğünde özellikle Türkiye ile ilgili istatistiklerin gerçeği yansıtmadığı söylenebilir. Avrupa Komisyonu’nun raporundaki bu veriler, erkek ve kadın arasındaki istihdam ve ücret farkının oldukça fazla olduğunu göstermektedir. Gelişmiş ülkeler düzeyinde bile bu farkın yaşandığının görülmesi ve bu ülkelerde demokrasi ve eşitlik adına önemli adımların atılmış olması meselenin kadın-erkek eşitliği gibi kategorik değerlendirmelerin ve sloganların ötesinde anlamları, sebepleri ve sonuçları olduğunu göstermektedir. Kadın ve erkek arasındaki farkın sadece biyolojik olduğu, bunun ötesindeki farklılıkların toplumca inşa edildiği gibi genel ve kategorik bir toplumsal cinsiyet tanımının meseleleri açıklamaktan uzak olduğu anlaşılmaktadır. Biyolojik farklılıkların bir anda olup biten ve diğer boyutları etkilemeyen mekanik bir farklılık olmadığı; insanın psikolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini şekillendirmede önemli bir etken olduğu toplumsal cinsiyet konusunu gündeme getiren dernek ve toplulukların yeterince irdelemediği alanlar olarak ortaya çıkmaktadır.    

Özellikle 1990 yıllardan sonra yaygınlaşmaya başlayan ve 2000’lerden sonra hız kazanan eğitimde ve okullaşmadaki artışın kız öğrenciler açısından daha anlamlı olduğu MEB istatistiklerinden anlaşılmaktadır (MEB, 2018). Üniversite sayısındaki artış ve her ilde üniversite açılmasıyla birlikte kız öğrencilerin yükseköğretimden yararlanma oranları erkek öğrencilerden daha yüksek düzeyde gerçekleşmektedir. Yine bu yıllarda kadınların çalışma hayatına katılma oranlarındaki artış; öğretmenlik, hekimlik gibi mesleklerde çok yakın oranlarda gerçekleşmekte; imam hatip liseleri ve ilahiyat gibi fakültelerdeki kız öğrencilerin erkeklerden anlamlı düzeyde fazla oluşu gibi durumlar eğitimde cinsiyet eşitliğini sağlamaya dönük adımlar olarak değerlendirilebilecek iken toplumsal eşitlik bağlamında yeterli görülmemekte ve eleştirilmektedir. 2012 yılında zorunlu eğitimi üç kademeli (4+4+4) şekilde 12 yıla çıkaran ve kesintili hale getiren uygulamanın sonuçlarının kız öğrencilerinin aleyhine işlediği ileri sürülmekte ve açık lisede okuyan öğrenci sayısındaki artışın olumsuzluğuna vurgu yapılmakta ve açık öğretimdeki kız öğrenci sayısındaki artış eleştirilmektedir. Kadınların dil ve edebiyat ve sağlık bilimleri alanına yüksek oranda katılması, matematik ve fen bilimlerinde giderek sayılarının artması, eğitim gibi uygulamalı bilimler dahil sosyal bilimlerde erkeklerden daha fazla kadın öğrenci olması ve en az kadın temsilinin mühendislik gibi teknik alanlarda olması toplumsal cinsiyet eşitsizliği göstergelerinden sayılmaktadır. “Dindar nesil” yetiştirme hedefinin giderek daha fazla cins ayrımcılığını doğallaştırdığı ve normalleştirdiği, zorunlu eğitimin bütün kademelerinde dini içerikli derslerin müfredata girdiği, okulların imam hatibe dönüştürüldüğü, okuldaki hayatı düzenlemeye yönelik muhafazakar müdahaleler yapıldığı, karma eğitimi hedef alan okul pratiklerinin cinsiyete dayalı ayrışmayı derinleştirdiği, eşitlik fikrini geçersizleştirdiği ve kimi durumlarda açıkça cinsiyetçi özellikler gösterdiği, laik eğitimi gerileten uygulamaların toplumsal cinsiyet eşitliği fikrini de gerilettiği, toplumsal cinsiyeti doğumla kazanılan fıtrata dayalı bir özelliğe indirgeyen yaklaşımın eşitlikten çok farklılığa vurgu yaptığı, kızlarla erkeklerin aynı sırada oturmasını, okul mekanını birlikte paylaşmasını onaylamayan-yadırgayan ve cinsiyete dayalı ayrışmayı öğrencilere dayatan okul yönetimlerinin giderek yaygınlaştığı, özellikle yönetim düzeyinde göze çarpan erkek egemenliği, okullarda otoriteyi erkeklerin temsil etmesi, kadın öğretmenlerin genelde müdür yardımcılığı yapması ve daha çok öğretim işleriyle ilgilenmesinin çocukların ve gençlerin toplumsallaşmasına önemli etkilerde bulunduğu, cinsiyete dayalı işbölümünün öğretmenlerle sınırlı kalmadığı, öğrencilerin ders dışı etkinliklere katılım biçimini ve rollerini de belirlediği, kız öğrenciler okulun ve çevrenin düzenli ve temiz tutulması, hizmet işlerinin örgütlenmesi gibi işlere yardımcı olurken, erkek öğrenciler kapı nöbeti, denetim gibi işlerle görevlendirilmesi, kadın işi-erkek işi ayrımı pekiştiren bu pratikler çocukların ve gençlerin toplumsal cinsiyet asimetrisini içselleştirmesini sağladığı, öğrenme ortamlarındaki öğretmen tutumları, ortaöğretimde alan seçimi, okuldaki kültürel ve sportif etkinliklerin örgütlenmesinde belirgin bir cinsler arası ayrışma ve cinsiyetçi uygulamaların göze çarptığı, okullarda cinsel kimliklerin tanınması noktasında cinsiyetçiliğin göze çarptığı, indirgemeci, ayrımcı bir cinsellik ve cinsel kimlik anlayışının hakim olduğu, farklı cinsel kimliklerin ve yönelimlerin tanınmadığı, LGBT öğrencilere ve öğretmenlere yönelik olumsuz kalıp yargılar, ayrımcı ve zorba davranışların olağan karşılandığı ve eğitim politikası olarak işlendiği, eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği olarak tartışılan sorunun odağında kadınların eğitimi ile karma eğitim ve laik eğitimin birlikte anılmasının rastlantıdan öte tarihsel bir arka plana dayandığı iddia edilmektedir (Sayılan, 2017). Kısaca eğitim ortamlarında her türlü uygulamanın kategorik ve indirgemeci bir kız erkek eşitliği bağlamında değerlendirilmeye ve eleştirilmeye çalışıldığı; toplumsal, kültürel, psikolojik ve gelişimsel özelliklerin göz ardı edildiği dikkatlerden kaçmamaktadır.

Bu ve benzeri eleştiri noktalarının arka planında kadınların hak mücadelesinin ötesinde kültürel ve ideolojik bir çıkış noktası olduğu satır aralarından anlaşılmaktadır. Yukarıdaki eleştiri noktaları içerik analizine tabi tutulduğunda karma eğitim, laik eğitim, imam hatip liseleri, LGBT duyarlığı, dindar nesil, fıtrata dayalı ayrım, cinsel kimlik, muhafazakârlaşma gibi ideolojik bir bakış açısıyla kadın mücadelesinin yürütülmeye, bir anlamda maskelenmeye çalışıldığı görülmektedir. Aslında eleştirilen nokta kadınların hak mücadelesinden daha çok toplumsal ve kültürel değerlerin eleştirisi ve iktidarın sahip olduğu siyasi görüştür. Kadınlar üzerinden ideolojik bir mücadele verilmeye çalışılmakta, bunun için her türlü araç meşru görülmektedir. Bugün itibarıyla mevcut iktidarın politikaları, özellikle de eğitim politikaları eleştirilebilir ve eleştirilmelidir. Ancak söz konusu olan kızların okullaşması ve eğitimin yaygınlaşması ise 2000’li yıllardan sonra atılan adımlar önceki dönemlere göre oldukça fazladır ve anlamlıdır. 4+4+4 sistemi, yönetici atama, öğretim programları, öğretmen yetiştirme sistemi gibi noktalar birçok açıdan eleştirilmeyi hak ederken ve genel eğitim sistemindeki problemler her geçen gün artmakta iken karma, laik, dindar eğitim gibi noktaların ön plana çıkarılması ve kadın eşitliğinin bu söylem üzerinden yürütülmeye çalışılması ideolojik ve politik bir amaca hizmet etmektedir.          

Toplumsal Cinsiyet yerine Toplumsal Gerçeklik

Toplumları var eden ve kendine özgü kılan değerler vardır. Bu değerler insan kalabalığını topluma dönüştüren, onu diğer toplumlardan farklılaştıran ve özelleştiren niteliklerdir. Türk toplumu denildiğinde ilk akla gelen din, dil, tarih, gelenek gibi özelliklerin bir bütün olarak bir araya gelmesi ve kültürel yapıyı oluşturması anlaşılmaktadır. Kültürel yapı bir toplumun kimliğidir; bir toplumun var oluş amacı ve diğer toplumlardan ayırt edici özelliğidir. Yüzyıllar boyunca aynı coğrafya üzerinde, ortak dilleri kullanarak, aynı inanç sistemi etrafında ve benzer idealler üzerine yaşamı devam ettirmenin bir sonucu olarak oluşan toplumsal ve kültürel yapılar birbirlerinden ayrılmamak üzere iç içe geçmiş ve kaynaşmış oluşumlardır. Tarihsel arka planın uzun geçmişi ve insanların gönüllü sahiplenmedeki hassasiyeti o kültürün derinliğini ve toplumsal yapının sağlamlığını gösteren özellikler arasında sayılabilir. İngiliz şair Shakeaspeare’ in 16. yüzyılda yazdığı bir eserinde “Türbanlı Türkler”  ifadesi ile Müslüman ordularını tanımlaması, benzer şekilde “Osmanlı” kelimesinin bütün Osmanlı coğrafyasında yaşayan ve kökeni ne olursa olsun bütün Müslüman halk için kullanılan bir kavram olması bu gönüllülüğün ve kaynaşmanın tezahürleri arasındadır. Toplumsal ve kültürel yapıların oluşturduğu ve yıllar içinde nesilden nesile aktarılarak bugünlere ulaşan anlayış, yargı, değer ve gerçeklikler vardır. Bu gerçeklikler her zaman doğruyu yansıtmayabilir, toplumun bütünü için geçerli olmayabilir, bir kesimin dezavantajına olacak şekilde gelişebilir veya zaman içerisinde anlamını yitirebilir. Kısaca toplumsal ve kültürel olarak yaşatılan ve gelenekselleşmiş olan her uygulama ve anlayış bugün için doğruyu yansıtmayabilir. Kadınlara ilişkin algılarda da ataerkil bir bakış açısının etkilerini görmek mümkündür. Özellikle son yüzyılda kapitalist rekabet anlayışının bütün alanlarda yaygınlaşması her türlü eşitlik söylemine rağmen kadınlar açısından var olan dezavantajı arttırmaktadır. Modern hayatın hızlı temposu, kapitalizmin sınırsız üretim ve tüketim çılgınlığı, hümanizmin sınırsız özgürlük sloganı gibi son yüzyıla egemen olan anlayışların kadınlar aleyhine ortaya çıkardığı durum geleneksel ataerkillikten daha ileri boyutlara ulaşmıştır. Modern ve kapitalist bir dönemde tüketilen, metalaştırılan ve özünden uzaklaştırılan bir cinsiyet algısı söz konusudur. Eşitlik adına atıldığı düşünülen her adım bir anlamda ataerkilliği güçlendirmekte ve erkek projesi izlenimi vermektedir. Her eşitlik projesinin arkasında kendi konumunu güçlendirmeye çalışan kapitalist ve modern bir erkek aklı var gibi görünmektedir.       

İnsanoğlunun yaşamı aşırı uçlar arasında geçmektedir. Geleneksel terminoloji ile ifade edildiğinde ifrat ile tefrit arasında bir yaşam tarih boyunca sıkça sergilenmiştir. Etki tepki doğurmuş, rekabet sürekli devam etmiş ve zıtlar arasındaki keskinleşme sürekli yaşanır olmuştur. 17. yüzyılda kilise ve krallıkların baskısına isyan eden Avrupa insanının imdadına aydınlanma düşüncesi yetişmiş, insanlar ortaçağ dini fanatizminin esaretinden dini reddeden, reforme eden veya vicdanlara hapseden realizm, liberalizm, hümanizm, varoluşçuluk, pozitivizm gibi akımlara sığınmıştır. Benzer şekilde eğitim alanında da Rus bilim adamı Pavlov’un 1900’lü yıllarda köpekler üzerinde yaptığı çalışmalarla başlayan ve diğer hayvanlarla devam eden davranışçılık akımı, deneyler ve gözlemler sonucunda davranışı ortaya çıkaran en temel faktörün çevre etkisi olduğunu kabul eden modern-pozitivist bir bakış açısıyla gelişmiş ülkelerde 1950’lere kadar, ülkemizde ise 2000’li yıllara kadar hakim paradigma ve resmi eğitim politikası olarak devam etmiştir. Bunun alternatifi olarak üretilen post modern yapılandırmacı yaklaşımlar esnekliğe, çeşitliliğe, kuralsızlığa, otoritesizliğe ve bireyciliğe yaptığı aşırı vurgu ile kendi ifadesi ile bir çeşit “yapı bozumuna” neden olmuş ve toplumsal ve kültürel yaşamı tehdit eder hale gelmiştir.  Tarım ve hayvancılığa dayalı, beden gücünün belirleyici olduğu, sürekli kol gücüne dayalı savaşların yaşandığı bir toplumsal hayatın doğal sonucu olarak ortaya çıkan erkek egemen anlayışın 21. yüzyılda etkisini devam ettirmesi mümkün değildir. Değişen toplumsal şartlar, üretim ilişkileri, teknolojik gelişmeler, eğitim olanakları gibi faktörler ataerkil anlayışın sürdürülmesini zorlaştırmaktadır. Ancak kültürel ve toplumsal özelliklerin değişmesinin zaman alacağı, bir anda oluşmadığı gibi bir anda da yok olamayacağı gerçeği yok sayılarak ataerkilliğin panzehiri olarak feminist akımlar gündeme gelmekte, sonuç üzerinden hareket ederek kendine yeni bir ideolojik ve kültürel alan oluşturmaya çalışmaktadır. Sonuç itibariyle bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür; kilise ve krallık fanatizmi mi, aydınlanma pozitivizmi mi; davranışçılık otoritesi mi, yapılandırmacılık karmaşası mı; ataerkil gelenek mi, feminist cinsiyet özgürlüğü mü?

İnsan Hakları ve Hürriyetleri Temelinde Bir Özgürlük Anlayışı

Kapitalist toplumlarda bir tüketim nesnesi olarak üretilen ve uçlar arasında kurgulanarak meta’ya dönüştürülen bir cinsiyet algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Toplumsal şartların sonucu olarak uç veren ataerkil anlayışın değişen toplumsal şartlar ve ilişkiler sonucu değişmesi kaçınılmaz iken bir toplum mühendisliği çalışması olarak gündeme getirilen ve cinsiyet eşitliği mücadelesi gibi görünen toplumsal cinsiyet eşitliği söylemi bir ideolojiye dönüşerek toplumsal, kültürel ve geleneksel değerler ile bunların beslendiği felsefi ve dini temelleri hedef almaktadır. Bu söylem, ataerkil zihniyetin problemli noktalarını vurgulayarak adaleti sağlamak yerine batılı bir cinsiyet algısı ve bu algıya dayalı modern ilişkiler inşa etmeye çalışmakta, bu yönüyle post modern ve batılı ideolojilere hizmet etmektedir. Sosyolojik olan bir süreci ideolojik olarak dönüştürmeye çalışmak, diğer bir ifade ile toplum mühendisliği yoluyla kültürel ve geleneksel değerlerde karşılığı olmayan unsurları eşitlik adına gündeme getirmek yaklaşık 200 yıllık bir toplum mühendisliği çalışması olan batılılaşma projesinin farklı bir yorumu olarak ortaya çıkmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği adına cinsiyetlere ilişkin bütün kabulleri tartışmaya açmak ve yeniden kurgulamaya çalışmak ideolojik amaçları olan bir projedir. Ataerkillikten kaynaklanan aşırı söylemler ile kadınlar aleyhine olan hukuksuzlukları ortadan kaldırmak her cinsin sahip olması gereken insan hakları bağlamında tartışılmalı ve değerlendirilmelidir. Kilise ve krallıklara yönelik başkaldırının sonucu olarak ortaya çıkan aydınlanma düşüncesi aklı ve bilimi tek yol gösterici kabul ederek, pozitivizm ve hümanizm sarmalında sınırsız bir özgürlükle her türlü dini anlayışı sekülerleştirme adına dünyevileştirerek nasıl uçlar arasında bir tür savrulma ise ataerkil zihniyetin eleştirisi adına kadın üzerinden yeni bir ideoloji üretmeye çalışmak da benzer nitelikte bir savrulmadır. Bu toplumda ve kültürde karşılığı olmayan, bir tür aşırılık olarak kabul edilen LGBT gibi grupları toplumsal cinsiyet eşitliği ve özgürlüğü adına normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya çalışmak Batı kültürü ve değerlerini devşirmek anlamına gelmektedir. Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayileşme, Fransız İhtilali gibi önemli dönüşümlerle sosyal hayattaki her türlü kutsalı reforme eden, sekülerleştiren ve dünyevileştiren Batılı toplumların sınırsız özgürlük, sınırsız üretim, sınırsız tüketim adına kutsalı, değeri ve geleneği metalaştırmasının ve tüketmesinin diğer bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Ataerkillik gibi erkek egemen bir toplum ve kültür tasavvuru nasıl ki Türk-İslam geleneğinde tarihi, felsefi ve dini bir temelden yoksun ise toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kategorik bir eşitlik anlayışının da Anadolu kültür coğrafyasında bir karşılığı bulunmamaktadır. Nasıl ki ortaçağ olarak adlandırılan her türlü sömürü, katliam, zulüm, haksızlık, dini fanatizm dönemi Avrupa toplumlarına özgü bir tarihsel dönem ise cinsiyetle ilgili hak ve hukuk ihlallerinin de merkezinde ortaçağ batılı aklı yer almaktadır. 8 Mart 1857’ de ABD’nin New York kentinde kırk bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları için başlattıkları grevi polisin şiddetle bastırması ve işçileri fabrikaya kilitlemesi sonucunda 129 kadın işçinin yanarak hayatını kaybetmesi, insanlığın üretime ve tüketime kurban edilmesi anlamına gelmektedir. Aynı anlayışın ileri boyutlarını bütün dünyaya sömürge politikaları ile ihraç etmeye çalışan batılı aklın eşitlikçi söylemleri geçerli ve güvenilir değildir. Problemleri ve eşitsizlikleri üreten beyinler ile çözüme ulaşmak mümkün değildir; aldatıcıdır ve kültürel emperyalizmin post modernleştirilmiş versiyonudur.   

Son yıllarda Türkiye’de gerek resmi gerekse sivil toplum örgütü düzeyinde toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın-erkek eşitliği, iş hayatında ve yöneticilik pozisyonunda kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık uygulanmasına yönelik çalışmalar yürütülmekte ve gündem oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak kadınların erkekler tarafından ikinci sınıf pozisyonuna düşürüldüğü ve dolayısıyla cinsiyet eşitliği iddiasını seslendiren dernek, topluluk vb. oluşumların ideolojik bir bakış açısıyla hareket ettikleri dikkatten kaçmamaktadır. Kadınların iş hayatında erkeklerle eşit haklara sahip olması ve kız çocuklarının mutlaka okutulması gerektiği mücadelesi içerisinde olan derneklerin başörtüsünden dolayı mesleğini yıllarca yapamayan ve üniversiteden uzaklaştırılan bayanlarla ilgili sesleri neredeyse hiç çıkmamakta veya oldukça kısık çıkmaktadır. 1990’lı yıllardan itibaren başlayan başörtülü kızların ve kadınların hak mağduriyetleri son yıllara kadar devam etmiştir. Halen yasal bir dayanağa sahip olmadan sadece iktidarın inisiyatifine bağlı olarak başörtülü olarak çalışılabilmekte ve okunabilmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalışmalar yürüten ve kamuoyunda farkındalık oluşturmaya çalışan dernek ve toplulukların söz konusu başörtüsü olduğunda bir anda çağdaşlık ve modernlik adına ataerkilleştikleri ve egemen seküler ideolojinin söylemini dillendirdikleri görülmektedir. Benzer şekilde sürekli kadın cinayetlerini gündeme getiren, sadece kadının beyanına bağlı olarak erkeklerin evden uzaklaştırılması veya cezalandırılması yönünde yasal düzenlemelerin yapılmasına katkı sağlayan bu gibi derneklerin dizi, film ve sinema sektörüne yönelik aynı özeni göstermedikleri görülmektedir. Neredeyse her dizi ve film senaryosunda kadınların tecavüze uğraması ayrıntılarıyla anlatılarak görsel bir seyre dönüştürülmekte; kabadayı ve psikopat tipli karakterler tarafından adalet dağıtılmakta; kadın mı, erkek mi olduğu belli olmayan karakterlerin yaşadığı cinsiyet tercihi veya karmaşası normalleştirilerek sunulmakta kısaca aile hayatı ve hukuk düzeni aşındırılmaya çalışılmaktadır. Modernlik ve çağdaşlık adına lise düzeyinden başlamak üzere kız-erkek ilişkileri teşvik edilmekte, medya ve sanat dünyasında her yaşta nikâhsız yaşam sözde özgürlük adına özendirilerek sunulmakta iken bu yaşlarda ailelerin onayı ile evlilik, uzak durulması hatta yasaklanması gereken bir durum gibi lanse edilmektedir. Ailelerinin ve kendilerinin rızasıyla erken yaşta evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve aile geçindiren binlerce erkek bu durumdan dolayı hapis yatmaktadır. Bu ve benzeri durumlarda mağdur olan ve tüketilen sürekli kadınlar olmasına rağmen kadın derneklerinin ilgisini çekmemektedir. Anlaşıldığı kadarıyla toplumsal cinsiyet eşitliği gibi söylemler bu gibi durumları kapsamamaktadır. Dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan iç savaşlarda ve çatışmalarda en fazla zarar gören ve mağdur olanlar çocuklar ve kadınlardır. Irak, Suriye, Libya, Yemen gibi sınır komşusu olan ülkelerde yaşayan kadınların gerek muhaliflerce gerekse Batılı ülke askerleri tarafından tacize ve tecavüze maruz kalmaları yıllardır gündeme gelmesine rağmen kadın derneklerinin ve toplumsal cinsiyet eşitliğini savunanların ilgisini çekmemektedir. Bütün bu ve benzeri örnekler toplumsal cinsiyet eşitliği veya kadın erkek eşitliği gibi gündemlerin çelişkili ve çifte standartlı bir zemin üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir. Bütün bu örneklerden çıkarılan anlam ve yapılan okuma göstermektedir ki: söz konusu kadın batılı, seküler, şehirli ve seçkin (tercihen başörtüsüz) ise desteklenmeli, eşitlik adına savunulmalı, mümkünse yönetici yapılmalı; bunun üzerinden gelenek, kültür, toplum ve din topyekün eleştirilmeli; bunun dışındaki kadınlar yok sayılmalıdır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın-erkek eşitliği, pozitif ayrımcılıkla yönetim kademelerinde kadın sayısının arttırılmasına yönelik eşitlik algısı, cinsiyete duyarlı okul gibi “eşitlik” üzerinden tasarlanan kategorik bir anlayış indirgemeci ve sorunlu bir zemin üzerinden tartışılmaktadır. Şekilsel ve kategorik bir eşitlik anlayışı eşyanın tabiatına aykırı olduğu gibi gerçek anlamda da mümkün değildir. Doğası, tabiatı, ilgisi, özellikleri, eğilimleri farklı ve kendine özgü olan varlıkları kategorik olarak eşitlemeye çalışmak bu gerçekleri yok saymak ve inkâr etmek olduğu gibi bir çeşit eşitsizlik ve adaletsizlik halidir. İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam deneyimine bağlı olarak gelişen üretim ve tüketim ilişkilerine, toplumsal şartlara ve yönetim anlayışlarına bağlı olarak kimi zaman ataerkillik, kimi zaman feodalite, kimi zaman pozitivizm, kimi zaman da sanayileşmeye dayalı olarak ortaya çıkan cinsiyete dayalı ayrımcılığın ortadan kaldırılmasının yolu “cinsiyet eşitliği” gibi sloganlar yerine bütün insanlar için hak ve hukuk talebini yüksek sesle dile getirmek olmalıdır. Şiddet sadece kadınlar için değil; çocuk, yaşlı, erkek olmak üzere bütün canlılar için büyük bir hak ihlalidir ve cezalandırılmalıdır. Sadece kadının beyanı değil, mağdur olan herkesin beyanı şahitlerin desteği ile esas olmalıdır. Kadın yönetici sayısını arttırmak için değil, liyakatli ve ehliyetli yöneticilerin sayısını arttırmak için çaba gösterilmelidir.         

Kaynakça

Demirdirek, H. ve Şener, Ü. (2014). 81 İl İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Karnesi, Mart 2014, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV), İstanbul: Matsa Basımevi.

Sayılan, F. (2017). Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği. https://acikders.ankara.edu.tr Erişim Tarihi 05.03.2019.

ec.europa.eu (2018).  https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained: Gender over all earnings gap (GOEG) Erişim Tarihi 05.03.2019.

hitit.edu.tr. (2019). Yüksek Öğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi. http://cdn.hitit.edu.tr/hukam/files/77145_1811182035621.pdf Erişim Tarihi 05.03.2019.

MEB., (2018). Milli Eğitim İstatistikleri Örgün Eğitim 2017/2018, Ankara: T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı.

Sayer, (2011). Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Erkeklerin Katılımı, T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Ankara: Afşaroğlu Matbaası.

Star, (2019). MEB’den basında yer alan Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi ilgili açıklama. https://www.star.com.tr/eg_t_m/mebden-bas_nda-yer-alan-etcep-haberler Erişim Tarihi 23.02.2019.

Star, (2019). YÖK’ten ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi https://www.star.com.tr/eg_t_m/yokten-toplumsal-c_ns_yet-es_tl_g_-tutum-belges_-haber-1094346/ Erişim Tarihi 23.02.2019.

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir