Bir Ayrımcılık Olarak Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçiliği ve Eğitim

 Bir Ayrımcılık Olarak Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçiliği ve Eğitim

Ejder OKUMUŞ

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, Dini İlimler Fak. Öğretim Üyesi

Giriş

Bu makale, toplumsal cinsiyet eşitlikçiliğinin nasıl bir ayrımcılık demek olduğunu eğitimle ilişkili olarak tartışmaya açmaktadır. Çalışmada, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir ideoloji ve politika olarak savunmanın, son tahlilde bu savunuyu ortaya koyanların karşı çıkarak kendilerini temellendirdikleri cinsiyet ayrımcılığı anlamına gelen boyutları olduğu ileri sürülmektedir. Söz konusu ayrımcılığın ise eğitimde hem eğitimci ve öğretmenler, hem öğrenciler, hem de idari kadro için ciddi olumsuzluklar getireceği iddia edilmektedir. Hiç şüphesiz cinsiyetle ilgili konuşmak veya yazmak, çok tehlikeli sularda yüzmekle hemen hemen aynı anlama gelir. Cinsiyeti bir konu, problem veya olgu olarak ele almaya çalışmak, son derece karmaşık, problemli ve bir o kadar da zor bir işe girişmek demektir. Son cinsiyet tartışmaları ve cinsiyete toplumsal eşitlik temelindeki yaklaşımlar ise konuyu daha da zorlaştırmaktadır.

Toplumsal hayat, insanların birbirlerini, birbirlerinin yapıp ettiklerini geçerli görmeleri, haklılaştırmaları, onaylamaları, yani meşrû kabul etmeleriyle gerçeklik kazanan ve devam eden bir durumdur. Denilebilir ki toplumsal hayatta münasebetler, meşruiyete dayalıdır. Meşrûiyetin sağlanmasında ise liyakat, ehliyet, sadakat, adalet ve güven en önemli etken veya unsurlardandır.

Toplumsal hayata eğitimin layıkıyla yürütülebilmesi de meşruiyete ve dolayısıyla liyakat, ehliyet, sadakat, adalet ve güvene bağlıdır. Eğitimin adaletle fırsat eşitliğine dayalı olarak başarıyla yapılması için meşruiyetin söz konusu etkenlere bağlı olarak sağlanması şarttır. İşte bu çalışmada eğitim bağlamında toplumsal cinsiyet eşitliği problemi, ayrımcılık açısından meşruiyet ve bahsi geçen etkenlerle ilişkilendirilerek anlaşılmaya ve tartışılmaya gayret edilmektedir. Bu nedenle öncelikle liyakat, ehliyet, emanet, sadakat, adalet ve meşruiyet konuları üzerinde durulmakta, sonra da bunlara bağlı olarak toplumsal cinsiyet eşitliği ve eşitlikçiliği ele alınmaktadır.          

Liyakat ve Ehliyetin Önemi

İnsanın toplumsal hayatta kendini güvende hissetmesi, birlikte aynı evren ve çevreyi paylaştığı insanların nasıl davranacaklarını önceden kestirip ona göre davranması, toplumda görev, sorumluluk, rol ve statü dağılımının liyakat ve ehliyet esasında yapılmasıyla doğrudan ilgilidir. Bu durumda liyakat ve ehliyetin, toplum ve dolayısıyla tek tek bireyler için hayati derecede önemli olduğu söylenebilir. Görev alma ve vermede liyakat ve ehliyet prensibi ise emanet anlayışı ve ilkesiyle doğrudan ilgilidir. Emanet, liyakat ve ehliyet de adalet, sadakat ve meşruiyet boyutlarıyla anlam kazanır.

Genel olarak toplum için belirtilen hususları eğitime uyarlamak gerekirse, denilebilir ki; eğitim ilişkilerinin sağlıklı ve hedef yolunda başarılı bir şekilde kurulabilmesi, öğretmenin doğru bir şekilde seçimi, eğitim öğretim işini gerektiği şekilde pedagojik ilke, yöntem ve yaklaşımlarla yürütmesi, öğrencilerin ve toplumda eğitime muhatap/tâbi olan diğer bütün toplumsal aktörlerin doğru bir şekilde eğitim ve öğretimden yararlanması, liyakat ve ehliyet ile adalet, sadakat ve meşruiyete bağlıdır.

Emanet

Liyakat ve ehliyetin anlaşılması emanetin anlaşılmasına bağlıdır. Liyakat ve ehliyetin geçerli olduğu bir toplumsal düzende ve toplumun eğitim öğretim sisteminde emanet anlayışı ile bilinci yüksek düzeydedir. Emanet, insanın üstlendiği görevi, Allah’a, mahlûkata ve insanlara bir borç olarak ve de onlara karşı sorumluluk bilinciyle ifa etmek demektir (Bkz. Ahzab 33/72). En son İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in (sav) bir hadis-i şerifinde belirttiği üzere “görev bir emanettir, hakkının verilmemesi, kıyamet günü perişanlık ve pişmanlık demektir. Ancak kim onu hak ederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz eda ederse, o günün perişanlığından kurtulur.” (Müslim, İmaret 17; Ebu Davud, Vesaya 4).

Bir görevi üstlenen kişi, emanetin geçici olduğunu, kendisine borç olarak verildiğini bilmez veya düşünmezse, liyakat sahibi bir insan değil demektir. Gerçek anlamda ehliyet sahibi de olmaz; çünkü emanet bilincinden yoksun olan kişi, işi, mesleği ya da makamına dair sahip olduğu donanımını da emanet olduğu bilinciyle hareket etmeyeceğinden dolayı yanlış veya eksik olarak devreye sokacaktır.

Emanet bilincine sahip kişi, emin kişi olup kendisine tevdi edilen görevi dürüst, güvenilir bir insan olarak sadakat ve adaletle yerine getirir. Bir işi yapmanın, bir sorumluluğun gereğini yerine getirmenin, bir makamı taşıyabilmenin olmazsa olmazlarından biri emin olma, diğeri sadakat, bir diğeri ise adalettir. Oturduğu makamı, emanet olarak gören bir insan ancak, emanete ihanet etmez, sadakatle makamda oturur ve görevini adaletle yürütür.

Özel anlamda eğitimde öncelikle öğrenciler, anne babalara, öğretmenlere, toplumun bütün yetişkin aktörlerine emanettirler. Aynı şekilde öğretmenler de topluma ve öğrencilere emanettirler. Öğretmenler ve öğrenciler, eğitimde organizasyon ve yönetimde sorumlu olanlara emanettir. Eğitimde yönetim ve organizasyonda sorumluluk makamında olanlar da öğretmen ve öğrencilere ve de toplumun diğer aktörlerine emanettir.

Cinsiyet bağlamında toplumsal hayatta ve eğitim sistemi içinde kadınlar erkeklere, erkekler de kadınlara emanettirler. Kadın öğretmenler erkek öğretmenlere, erkek öğretmenler de kadın öğretmenlere emanettirler. Kız öğrenciler erkek öğrencilere, erkek öğrenciler de kız öğrencilere emanettirler.

Liyakat

Liyakat, bir kişinin insan olarak bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenmeye layık, yaraşır veya uygun olma durumunu, insanî ve ahlâkî anlamda yeterlilik niteliğini ifade eder. Liyakat ile kişinin insanî, ahlâkî ve erdemsel nitelikler itibariyle yaptığı veya atandığı işi yapabilecek, tayin edildiği makamı bir emanet bilinciyle doldurabilecek donanımda olmasına işaret edilir.

Liyakat sahibi kimse, kendisine tevdi edilen görev ve makamı, sadakatle ve emin olarak korurken, liyakatli olmayan kişi ehliyet sahibi olsa dahi makama, emanete ihanet edebilir (Enfal 8/27). Toplum için, insanlık için yapılacak görevlere ihanet etmeyecek kişiler, emanet bilinci olan, sadakat sahibi olan, emin ve sadık kimselerdir. Makam ve görevler böyle kişilere verilir. Kendisine verilen emanetleri, onları koruma sözü verip koruyacak, gözetecek, onların gereğini yerine getirecek olanlar, yalnızca liyakat sahipleridir (Meâric 70/32; Mü’minûn 23/8). Liyakat sahibi insanlar; inanç sahibi, ahitlerine bağlı, iffetini koruyan, maddi ve manevi imkânlarını insanlarla paylaşan, boş iş ve boş sözlerden yüz çeviren, hakkın safını tutan kişilerdir (Mü’minûn 23/1-11 vd.). Bu anlamda liyakat sahibi kişi, üstlendiği emanete sahip çıkar, onu korur, onun gereğini yerine getirir, ona ihanet etmez.

Eğitim işini üstlenen bütün aktörlerin hedeflenen doğru eğitimi ve öğretimi layıkıyla yürütebilmeleri için liyakat sahibi olmaları şarttır. Herkes eğitimci ve öğretmen olamaz. Her sınıfa giren, her okula gelen öğretmenlik yapamaz. Her öğrenci her eğitim ve öğretim kademsinde bulunamaz. Bütün bunlar için liyakat şarttır.

Ehliyet

Ehliyet, bir kişinin bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenebilecek meslekî niteliklere sahip olma durumunu, bilgi ve becerisiyle o görev ve sorumluluğa özgü uygunluk ve yeterlilik durumunu ifade eder. Ehliyet ile insanın yaptığı veya atandığı işi veya mesleği yapabilecek, uhdesine tevdi edilen görev veya makamın emanet bilinciyle gereğini yapabilecek ustalık, uzmanlık, bilgi ve meslekî yeterlilik donanımında olmasına işaret edilir. İslam’da emanet olarak görülen iş, görev ve makamlara, toplumun, toplumda ilgili ve yetkili insanların, yöneticilerin, ehline, ehliyet sahiplerine verilmesi farzdır. Emanetleri ehline vermek adaletin bir gereği olduğu gibi makamında adaletle oturmak, makamının gereği olarak yönetimini ve işlerini adaletle yürütmek de ehliyet sahiplerinin yapabileceği bir şeydir. Nitekim “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58) ayeti, emaneti, emanetle ehliyet ve adalet arasındaki sıkı ilişkiyi açıkça ifade etmektedir.

Bütün bunlara bakılırsa, eğitimcinin, öğreticinin, öğretmenin, eğitimci rolü ifa eden kişilerin, ailede anne babaların, bütün toplumda büyüklerin eğitimde liyakatin yanında ehliyete sahip olmaları elzemdir. Rastgele herkes eğitimci yapılamaz. Her fakülte mezunu öğretmenlik yapamaz, öğretmenlik makamına getirilemez.

Emanet, Sadakat, Adalet, Liyakat ve Ehliyet

Daha önce ifade edildiği gibi emanet, doğrudan doğruya liyakat ve ehliyet ile bağlantılıdır. Emanet bilincinin olmadığı bir yerde liyakat ve ehliyetten bahsetmek mümkün değildir. Üstlendiği görevi Allah’ın ve insanların emaneti olarak görmeyen bir kişinin liyakatinden ve ehliyetinden bahsedilemez.

Liyakat ve ehliyet, toplumda üstlenilen görev ve sorumlulukla, görev ve sorumluluk da emanetle doğrudan bağlantılıdır. İnsanlar, öncelikle birbirlerine emanettirler. Üstlenilen görev ve sorumluluk, emanetin üstlenilmesi demektir. Bu çerçevede liyakat, emaneti üstlenebilme, taşıyabilme bilincine ve diğer insanî niteliklere sahip olmaya işaret etmektedir. Ehliyet ise emaneti taşıma konusunda emanetin kendisiyle ilgili donanıma sahip olmaya göndermede bulunmaktadır.

Emanet bilinciyle göreve gelme veya atanma varsa, orada sadakat var demektir. Emanet ile sadakatin olduğu yerde güvene, doğruluğa, vefaya dayalı bir ilişki var demektir. Emanet ile, emanet bilinciyle, emanet olarak verilen ve alınan görev ve makam, sadakatle, bağlılıkla, dürüstlük, güven ve vefa ile yürütülür.

Bir makama veya göreve atanmada liyakat ve ehliyet sahibi olma, adaletin, toplumsal ve siyasal adaletin, cinsiyet adaletinin, eğitim adaletinin bir gereğidir. Adalet, toplumda; ailede, siyasette, ekonomide, eğitimde vs. liyakat ve ehliyet sahiplerine görev veya makam verilmesini gerekli kılar. Toplumsal ilişkilerde, siyasette, yöneten-yönetilen münasebetlerinde, eğitim sisteminde, eğitim ilişkilerinde, eğitim kurumlarında liyakat ve ehliyet ilkesi yürürlükteyse, o toplumsal evrende, o eğitim sisteminde adalet yürürlükte demektir.

Adalet, her şeyi yerli yerine koymak demektir. Adalet, eşitlik değil, denge demektir. Adalet, toplumsal hayatta insanlara maddi ve manevi bütün özelliklerini veya niteliklerini dikkate alarak muamele etmek demektir. İnsanların her birinin kendine özgü durumlarını dikkate almadan eşitlikle muamele edilmesi, paradoksal olarak eşitliğe aykırıdır, ayrımcılık anlamına gelir. Eğitimde adalet, eğitimin zaman ve mekânını, derslerin layıkıyla yapılmasını, öğretmenlerin işini en iyi şekilde yapmalarını, öğretmenlere ve öncelikle öğrencilere yerinde, zamanında olması gerektiği şekilde davranmalarını, yönetim işini yapanların öğretmenlere ve öğrencilere ve tabii ki diğer eğitim çalışanlarına hakkaniyet ölçüsünde muamelede bulunmalarını, eğitimin bir parçası olan herkesin, tabii ki başta öğretmen ve öğrencilerin, cinsiyet farklılıklarına bağlı olan hususları dikkate alarak hareket etmelerini, fakat cinsiyet farklılıklarını insanlara haksızlığın bir aracı kılmamalarını ifade eder.

Adalet, liyakat, hakkaniyet ve ehliyet esaslı görev vermelerle toplumsal eşitsizlikleri de dengeleyen bir sistemdir. O halde liyakat ve ehliyete dayalı makam verme, toplumsal adaletle doğrudan ilgilidir. Adalet ile toplumda hangi insanın ne gibi liyakat özelliklerine sahip olduğu, neleri hak ettiği ve sahip olduğu ehliyet durumuna göre hangi mevki, görev ve makamı hak ettiği gibi hususların belirlenmesinde temel bir ölçüttür.

Bir görev veya makama, emanet bilincine sahip emin, yani liyakatli bir kişi, ehliyet sahibi olması durumunda atandığında, o görevi emanet olarak görecek ve dolayısıyla sadakat ve adaletle yürütecek; elinin altındakilere sadık, dürüst ve adil davranacak, zulmetmeyecektir. Aynı şekilde toplum, liyakat ve ehliyet ilkelerine göre görev verilen kişinin de adalet dağıtacağına bakarak hareket eder.

Meşrûiyetin Temeli Olarak Liyakat ve Ehliyet

Biraz daha farklı kelimelerle ifade etmek gerekirse; liyakat insanın üstlenilecek görevi hak etmesi, ona layık olmasıyla ilgili bir özelliği ifade ederken, ehliyet kişinin verilen veya üstlenilen görevle uyumunu, denkliğini, o görevi yapabilecek donanıma ve yeterliliğe sahip olma özelliğini ifade etmektedir. Bu bağlamda liyakat, daha çok kişinin görevle bağlantılı olarak kendi kişisel özellikleriyle ilgili iken, ehliyet daha çok kişinin görevle ilgili yetkinliğiyle ilgili olmaktadır.

Bütün bu boyut ve içerikleriyle liyakat ve ehliyet, bir göreve gelmeyi, bir sorumluluğu üstlenmeyi meşrûlaştıran, haklı kılan, emanete riayet edildiğini ortaya koyan iki varoluşsal niteliktir. Bir görev veya makama gelme veya getirmede liyakat ve ehliyet, o görev veya makama gelen kişinin toplum katında meşruiyetinin temelini teşkil eder. Layık ve ehil olma niteliğinden yoksun bir kişi, toplum tarafından meşrû, makul, geçerli, açıklanabilir olarak görülmez. Bu durumda o kişinin aldığı kararlar ile yaptığı işler de meşru kabul edilmez, tersine gayri meşru görülür. Gayri meşru görülen kişinin yaptığı işe muhatap olan kişiler, kendilerini güven içinde, adaletin şemsiyesi altında görmezler.

Eğitimde meşruiyet, eğitimin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesinin temel şartıdır. O nedenle öğretmen atamalarının, öğrencilerin yeri ve zamanına göre öğrenci olmalarının meşruiyet ilkesi ve mekanizmasının gereğine göre düzenlenmesi önemlidir. Öğretmen-öğrenci ilişkileri, eğitimin bütün boyutlarında meşruiyet ilişkisine dayanır. Meşrûiyet ilişkilerinin doğru kurulmasında da emanet bilinciyle hareket edilmesi, liyakat, ehliyet, adalet, sadakat ve güven ile mücehhez olunması gerekir.

Emaneti Liyakat ve Ehliyet Sahibine Vermenin Önemi

Her liyakatli, ehliyetli değil; her ehliyetli de liyakatli değildir. Bir insan, liyakat sahibiyse, ehliyet sahibi olup olmadığına bakılır. Liyakat sahibiyse, ehliyet sahibi olduğu da tespit edilirse, emanet ona teklif edilir. Ehliyet sahibi, ama liyakat sahibi olmayan kişiye asla emanet teslim ve tevdi edilemez. Ehliyet sahibi olmayan, ama liyakat sahibi olan kişiye ise, emaneti üstlenecek liyakat sahibi başka hiç kimse yoksa ancak emanet teslim ve tevdi edilir. Yani zorunluluk varsa böyle yapılır. Onun dışında liyakat sahibi, dürüst bir insan, emin bir kişi, ehil olmadığı bir makama getirilmez.

Ehliyet sahibi insanda aranan liyakat özellikleri ise belli ölçütlerle belirlenir. Liyakat, dar, belli bir ideolojik veya siyasal grubun belirlediği sınırlarla tanımlanamaz. Liyakati belirleyen ölçütler, geneldir ve o ölçütlerde de ahlâkî vasıflar çok önemlidir. Kişilik sahibi, sağlam karakterli, güzel ahlâklı, emin, sadık bir insan, hangi görüş ve düşünceden, hangi inançtan olursa olsun liyakat sahibi demektir. 

Emanetin liyakat ve ehliyet sahibine verilmesi durumunda, toplum hayatında; ailede, ekonomide, siyasette, dinde, eğitimde, hukukta vd. sadakat, eminlik, şeffaflık ve adalet geçerli olur. Bunların geçerli olduğu bir toplumsal sistemde insaf, güven, adalet duygusu, moral ve motivasyon güçlü olur; daha da önemlisi bunlara bağlı olarak her boyutta sağlıklı üretim olur.

Emanetin, iş ve görevin liyakat ve ehliyet sahibi kimseye verilmemesi durumunda o işe emanet gözüyle bakılmaz; o işin gereği layıkıyla ve hakkıyla yerine getirilmez. Bu durumda toplumda emanet bilinci zayıflar, insaf ve adalet duygusu azalır; güven ve sadakata dayalı ilişki zedelenir; meşrûiyet ilişkisinde kayıplar meydana gelir. Daha ileri boyutlarda emanete ihanet edilir hale gelir; bu da toplumsal çöküşü hızlandırır. “İş, ehli olmayan kişilere verildiğinde, kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.”  (Buhârî, İlim, 2.) hadis-i şerifi bunu çok güzel izah etmektedir. Bu hadisin de açıkça ortaya koyduğu üzere emanetlerin liyakatli ve ehliyetli kişilere verilmemesi durumunda toplumsal düzen bozulur, toplumsal hayat alt üst olur; toplumda güvensizlik, sadakatsizlik, vefasızlık, adaletsizlik ve zulüm yaygınlaşır; güçlü olan haklı, güçsüz olan haksız sayılır. Bu da insan için, fert ve toplum için bir yıkım, bir kıyamet demektir.

Eğitimde bilhassa eğitilen kişiler, çocuklar, gençler, öğrenciler, eğitimcilere, anne babalara, büyüklere, yetişkinlere, kurumsal anlamda öğretmenlere emanettir. Kuşkusuz sonrakiler de öncekilere emanettirler. Emanet bilinciyle kurulmayan bir eğitim sisteminin sağlıklı ve başarılı bir şekilde yürümesi mümkün değildir. Emanetin layık ve ehil olana verilmesi, eğitimin emin ellerde, liyakat ve ehliyet sahibi insanlarda olduğu anlamına gelir.  

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Eşitlikçiliğinin Toplumsal Anlamı

Toplumsal hayatın temeli ailedir. Aile ise cinsiyet farklılığına dayalı olarak kurulur. İnsanlar, bir erkek ve kadından dünyaya gelirler (Hucurat 49/13). İnsanlığın kadın ve erkek insanlara dayalı olarak kurulması, insanların bedenlerinin, renklerinin, dillerinin, zevklerinin vs. farklı olması gibi varlığı var kılan, varlığa hükmeden tek mutlak İrade’nin varlığının, kudretinin ve birliğinin delilidir. Cinsiyet farklılığı da dahil bu farklılıklar, ayrışmak için değil, tanışmak, tanış olmak, ünsiyet etmek, yakınlaşmak, toplumsal varlığı ve dolayısıyla insani varlığı devam ettirmek içindir.

Toplum denilen varlığın devamını sağlaması, kadın ve erkek olarak iki farklı cinsiyet sahibi kişilerin varlığına bağlıdır. Bilim bu gerçekliğin dışında bir veri ve bulguya sahip değildir. O halde toplumsal hayatta herkes kendi cinsiyet özellikleriyle yaşar, toplumsal münasebetlerini kurar, toplumdaki görev ve sorumluluklarını adalet temelinde kadın ve erkek olarak, tabii ki her şeyden önce insan olarak yerine getirir. Kadın ve erkek, temel toplumsal kurum ve grup olarak ailede ve bütün toplumda kadın ve erkek olmaklığıyla varolur, varlık kazanırlar. Bu, hayatta her şeyde kadınlığı ve erkekliği devreye sokmanın lazım geldiği anlamına gelmez. Adalet temelinde olması gerektiği zamanda, olması gerektiği yerde, olması gerektiği şekilde cinsiyetin, cinsiyet farklılığının gündeme gelmesi veya alınması, dikkate alınması demektir.   

Kadın ve erkek olmak ontolojik olarak birinin diğerine üstün olması demek değildir. Bu insanlığın, insan olmanın, insan soyunun devamının zorunlu ve tabii bir şartıdır. Bu bağlamda kadın kadındır, erkek de erkektir. Kadının kadın olması, erkeğin erkek olması, hep birlikte bize insanı, insanlığı, toplumu, toplumsal hayatı, sevinci, üzüntüyü, mutluluğu, huzuru ve üzüntüyü verir. Bu durum, insanlığın, toplumsal hayatın varoluşsal bir boyutudur. Bunun dışındaki durumlar veya yaklaşımlar patolojidir. Eğer böyle bir patoloji savunulur veya yaşanırsa, bu olsa olsa patolojinin normalleştirilmesi olur.

Bütün bunlar dikkate alınarak denilebilir ki, toplumsal cinsiyet eşitliği ile, toplumsal hayatta kadın ve erkeğe sırf cinsiyet farklılıklarından dolayı ayrımcılık yapılmaması, kadın ve erkeğin sosyal haklara insan olarak adalet temelinde erişmede aynı olmaları kast edilirse, burada bir sorun görülmeyebilir. Fakat eğer bununla, cinsiyetlerin eşitlenmesi, önemsizleştirilmesi, cinsiyet farklılıklarının dikkate alınmaması, ailenin dağıtılması, tarumar edilmesi, toplumda patolojik cinsiyet ve cinselliklere meşruiyet tanınması, erkeğin kadın haline gelmesi ve kadının da erkek haline gelmesi, yani erkeğin kadınlaşması ve kadının da erkekleşmesine yol açan mekanizma ve ilişki sistemlerinin kurulması, kadınlık ve erkekliğin inkâr edilmesi kast edilirse, bu toplumsal cinsiyet eşitlik değil, olsa olsa tam tersine cinsiyet ayrımcılığı olur. İnsanı fıtrat ve özünden kopararak, fıtrat ve özüne yabancılaştırarak eşitlik olmaz, ayrımcılık olur.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunma, onu toplumda hakim hale getirmeyi ideoloji ve hayat tarzı haline getirme anlamında toplumsal cinsiyet eşitlikçiliği, Batı’daki bazı kadın hareketlerinin geldiği noktayı da düşünerek söylemek gerekirse, son belirtilen yabancılaşmaya yol açan bir akımdır. Bu eşitlikçilik, aslında cinsiyetleri sıfırlayarak insanlığı sıfırlamaktadır. Bu anlamda toplumsal cinsiyet eşitlikçiliği, aileye, toplumsal hayata büyük bir tehdittir. Toplumsal hayatın sağlıklı olarak devamı, böyle bir eşitlikçilik endüstrisi, yaklaşımı, stratejisi, ideolojisi, rejimi ve siyasetiyle mümkün değildir. Bu manada eşitlikçilik, bir yok oluş, bir kıyamet çağrısıdır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kimlik ve Bedenler

Toplumsal cinsiyet eşitliği, aslına bakarsanız, kadına da erkeğe de kendi asli bedenleri ve ruhlarıyla bakmayı, toplumsal hayatta kadının kadın olmak itibariyle, erkeğin de erkek olmak itibariyle, ama insan olarak var olmalarını yadsımayı ve bunun tersi bir durum yaratmayı ima eder, hatta kendi ortaya çıkış bağlamını düşünürseniz, doğrudan doğruya ifade eder. Bu yönüyle cinsiyet eşitliği ve eşitlikçiliği, doğrudan insan bedenini hedef alır ve bedenleri eşitleyerek tektipleştirir, bedenleri asli özelliklerinden çıkarır. Dolayısıyla insanı toplumda, bir arada yaşadığı diğer insanların içinde kimliksizleştirir. Toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde cinsiyetler üzerinde oynamak, her toplumsal ortamda kurgulanan farklı cinsiyet yaratılarına, daha doğrusu cinsiyetsizliklere ve cinsiyet patolojilerine yol vermek, meşruiyet kazandırmaktır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçiliği ve Aile

Yukarıda da ifade edildiği üzere cinsiyete toplumsal temelde eşitlikçi yaklaşım, aile mefhumuna karşı konumlanan bir yaklaşımdır. Aile, böyle bir eşitlikçi yaklaşımda anlamını yitirir. Bu da eğitimin sonlandırılması veya anlamsızlaştırılması demektir. İnsanı insaniyetinden, kendi asli kimliğinden arındıran bir eğitim, eğitim değildir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçiliğiyle İnsana Yapılan Ayrımcılık

Yukarıda ele alınan bütün boyutları düşünüldüğünde, genel olarak toplumda, özelde ise eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmak demek, insanlara ayrımcılık yapmak demek değil midir? İnsanı kendi kimliğinden, bedeninden, kadınlığından, erkekliğinden etme veya bunu meşrulaştırma, eşitlik mi yoksa ayrımcılık mı? Esasen bu bütün bir insanlığa karşı ayrımcılıktır.

Eğitim sistemi ve kurumu özelinde cinsiyet eşitlikçiliği, öğretici ve eğitimciler açısından da, eğitilen ve öğretilenler açısından da ayrımcılıktır. Bir öğrencinin cinsiyetini diğerinin cinsiyetiyle eşitlemek, ikisinin cinsiyetlerini dikkate almadan konumlandırmak, eğitime tâbi tutmak, ikisine de adaletsizliktir, haksızlıktır. Toplumsal anlamda patolojik cinsiyetleri dikkate almadan normal, sağlıklı cinslerle ve sağlıksız, anormal cinsleri aynı kategori içine koyup öyle eğitmek, esasen büyük bir adaletsizliktir, anlamsızlaştırmadır, ayrımcılıktır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçiliği ile Patolojinin Topluma Egemen Kılınması

Cinsiyet temelinde toplumu eşitlemek, toplumsal hayatta cinsiyet eşitliğini savunmak, patolojiyi savunmak demek değil midir? Bunu eğitimde savunmak ve uygulamak, eğitimde patolojiyi egemen kılmak demektir. Kadın ve erkeğe eğitimin her aşamasında adalet temelinde kadın ve erkek olmaklıklarını dikkate alarak yaklaşılmadığı zaman, değerler, değerler sistemi, ahlaki ilkeler, inanç sistemi, tarumar olur.

Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitlikçiliği/Ayrımcılığı

Bütün bu hususlardan hareketle denilebilir ki toplumsal cinsiyet eşitlikçiliği, genel olarak toplumda olduğu gibi eğitimde de ayrımcılık anlamına gelir. Eğitimde görev alan aktörler, eşitlikçilik yaklaşımının geçerli olması halinde, özne olmaktan çıkar, nesneleşirler, kendilerine, bedenlerine, ruhlarına, toplumlarına, hatta tabiata, varlığa yabancılaşırlar. Öğretmen öğretmen olmaktan, öğrenci öğrenci olmaktan çıkar. Kız öğrenci diye bir mana kalmadığı gibi erkek öğrenci diye bir anlam da kalmaz. Böyle bir eşitlikçilik, yani ayrımcılık yaklaşımı, öğrenci ve öğretmendeki güzel, estetik, sanat ve edebiyat duygu ve yaklaşımı tersine çevirir, daha doğrusu anlamsızlaştırır.

Sonuç Yerine: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği mi Toplumsal Cinsiyet Adaleti mi?          

Adaletin her şeyi yerli yerine koymak anlamına geldiği hatırlanırsa, mutlaka bir toplumsal cinsiyet vurgusu yapılacaksa, adaletle tamamlanmalı ve tanımlanmalıdır. Bu durumda toplumsal cinsiyet eşitliği değil, toplumsal cinsiyet adaleti demelidir. Varlıkta, özellikle toplumsal hayatta eşitlik, çoğu zaman adalet değil, adaletsizlik getirir. Varlık eşitlik üzere değil, farklılıklar üzerine kuruludur; dolayısıyla varlığa adaletle yaklaşmak, son tahlilde mutlaka öyle kullanacaksak ancak o takdirde, yani adaletle yaklaşarak eşitlik sağlanır.

Eğitimde cinsiyet farklılıklarına adaletle yaklaşmak, adalet üzere muamele etmek, öğretmen ve öğrencilerin daha sağlıklı eğitim faaliyeti yürütmelerini intaç eder. Özellikle öğretmen, nerede olursa olsun, nerede öğretmenlik yaparsa yapsın, öğrencisine adaletle yaklaşır. Öğrencisine adaletle yaklaşan öğretmen, onun cinsiyet farklılığı da dahil bütün kişilik ve kimlik özelliklerini dikkate alan öğretmendir. Bu öğretmen, eğitim sürecini adaletle takip ederek öğrencisini eğitimden yararlanmada ve başarı durumunu değerlendirmesinde diğer öğrencilerle aynı ölçülere, aynı ölçütlere dahil eder. Aksi halde bugün çoğu zaman olduğu gibi çok farklı durumlara sahip olan bütün öğrencileri, bu farklılıklarını dikkate almadan aynı sorumluluklardan sorumlu tutan patolojik bir eğitim sisteminin kurbanları olmaya devam ederiz.

Cinsiyeti, erkek ve kadın olmayı inkâr etmek, eşitlemek, toplumsal hayatta ve eğitimde cinsiyetlere adalet temelinde yaklaşmamak, liyakat, ehliyet, sadakat, güven, emanet yerine liyakatsizlikleri, ehliyetsizlikleri, sadakatsizlikleri, güvensizlikleri, ihanetleri ve dolayısıyla gayri meşrulukları, dengesizlikleri, haksızlıkları, zulümleri etkili kılar. Bu ise sağlıklı toplumsal münasebetleri, her şeyden önce aileyi bitirir. Ailenin bitmesi, insanlığın ve insaniyetin bitmesi demektir.

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir