20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Eğitim Sorunlarımıza Genel Bakış ve Çözüm Önerileri

 20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Eğitim Sorunlarımıza Genel Bakış ve Çözüm Önerileri

Doç. Dr. Savaş KARAGÖZ

Giriş

Kalkınmanın temelinde eğitimin olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Kalkınmaya bağlı olarak bir ülkenin varlığını koruması, de- vam ettirmesi ve diğer ülkelerle rekabet ede- bilmesi yetiştirmiş olduğu fertlerinin niteliği- ne bağlıdır. Bireylere bu niteliklerin etkin bir şekilde kazandırılmasında eğitimi ilgilendiren kurum ve kuruluşlara büyük sorumluluklar düşmektedir. 21. Yüzyılda hızla gelişen bilgi, bugün öğrendiklerimizi yarın için eski kılmak- tadır.

17. ve 18. yüzyıllardan günümüze geliş- miş ülke eğitim uygulamalarına bakıldığında mevcut eğitim kurumlarının günün şartlarına uygun olarak sürekli revize edildiği görülmek- tedir. Eğitim kurumları kendilerini yenilerken özellikle eğitim felsefeleri doğrultusunda eği- tim programlarını güncelleme yoluna gitmiş- lerdir. Eğitim uygulamalarının niteliği çağın gerektirdiği bireyleri yetiştirmede temel kriter olmuştur.

Eğitim tarihinde deneyim ve düşünce biri- kiminin önemli bir yeri vardır. Fakat eğitim ta- rihi alanına ilişkin yapılan değerlendirmelerde bu zengin birikimden yeterince yararlanılma- dığı görülmektedir. Oysa eğitim politikasının oluşturulmasında rol oynayanların, uygulama boyutunda önemli görevler üstlenen öğret- menlerin ve aydınların bu birikimlerden ya- rarlanması, geleceğe ilişkin dersler çıkarması gerekmektedir. Eğitimimizin istenilen seviyeye gelmesi ve 21. yüzyılın gerektirdiği bilgi toplu- muna uygun becerilere sahip bireylerin yetişti- rilmesi için; eğitim tarihinin iyi bir şekilde değerlendirilmesi, geçmiş dönemden ders alınıp kararlılıkla uygulamaya sokulması gerekmektedir (Akyüz 2004, Karagöz 2019).

Türk eğitim tarihini bilmek, tarihi karşılaş- tırma yoluyla günümüzü daha iyi değerlen- dirme imkânı sağlar. Eğitim bilimlerini ve uy- gulamalarını anlamak için sadece günümüzü bilmek yetmez, tarihi derinliği de bilmek gere- kir. Tarihsel geçmiş ve birikim bilinmeden yeni fikir ve uygulamalar geliştirmek zordur. Tarihi bilmeden geçmişten gelen gelişmenin izlediği yolu ve gelişmenin yönünü de keşfedemeyiz. Tarih bilmeden tarihi kökleri olan bir toplum yaratamayız; çocuklar ve gençler özgüven- leri zayıf ve gelecek azimleri olmayan kişiler olurlar. Gerçek sadece şu anki durum değildir; onun tarihi kökleri ve gelecek boyutu da vardır (Akyüz 2008, Ergün 2011). 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen re- formcu eğitim düşünce ve uygulamaları, ya- bancı ülkelerin eğitim sistemlerini etkilediği gibi Türk eğitim sisteminin de fikri temellerini etkilemiştir. İkinci Meşrutiyet döneminde, sis- temsiz de olsa, bütün bu çağdaş düşünceler (Çağdaş Reformcu Eğitim Akımları, Sanat Eği- timi Akımı, Çocuktan Hareket Akımı, Kır Eğitim Yurdu Akımı, İş Eğitimi Akımı ve Kolektif Eğiti- mi) Türkiye’ye aktarılmaya çalışılmıştır. Eğitim düşüncesi alanında gerek Batıdan gelen sü- reli yayınlar gerek Avrupa’ya giden öğrenci ve araştırmacıların eser ve makaleleri v.s. çağdaş pedagojiyi Türkiye’ye daha mükemmel denile- bilecek bir biçimde yansıtmıştır. İkinci Meşruti- yet dönemi Türkiye tarihinde eğitim üzerine en çok yazının yazıldığı, eğitim sorunlarıyla en çok ilgilenilen ve deneyimler kazanılan bir dönem olmuştur (Ergün 1996).

Eğitim uygulamalarını günün şartlarına uygun olarak revize eden toplumların kalkınmada ileri giuikleri, geleneksel eğitim uygulamalarına devam eden toplumların ise gerileme gösterdikleri görülmüştür. Bu durum dönemin çoğu eğitimcilerinin dikkatini çekmiş ve Osmanlı Devleti’nin tek kurtuluş yolunun mevcut eğitim uygulamalarının günün şartlarına uygun olarak yenilenmesi gerektiği düşüncesi üzerine odaklanmıştır.

1900’lü yıllardan itibaren bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de eğitim alanında da büyük değişim ve gelişimlerin yaşandığı gö- rülmüştür. Eğitim uygulamalarını günün şart- larına uygun olarak revize eden toplumların kalkınmada ileri gittikleri, geleneksel eğitim uygulamalarına devam eden toplumların ise gerileme gösterdikleri görülmüştür. Bu durum dönemin çoğu eğitimcilerinin dikkatini çekmiş ve Osmanlı Devleti’nin tek kurtuluş yolunun mevcut eğitim uygulamalarının günün şartla- rına uygun olarak yenilenmesi gerektiği dü- şüncesi üzerine odaklanmıştır. Bu dönemde “Eğitim nasıl olmalı” düşüncesi etrafında gü- nümüz sorunlarına da çözüm üretecek görüş ve önerilerin sunulduğu görülmektedir.

Osmanlı son dönemlerinden Türkiye Cum- huriyeti’ne geçilirken eğitim öğretim alanın- da yaşanan dönüşümlerin araştırılıp ortaya konması büyük önem taşımaktadır. Bir ülke- de eğitim ile toplumsal dönüşümler arasında sıkı ilişkiler bulunduğu genel kabul gören bir görüştür. Hatta az gelişmiş ülkelerde eğitim geliştirilirse yoksulluğun ortadan kalkacağı, ülkenin kalkınıp refaha kavuşacağı kanısı yay- gındır. Ancak, eğitim çok önemli olmakla be- raber, toplumsal dönüşümlerde tek etken de- ğildir. Ayrıca, eğitim, toplumsal dönüşümlerde etkili olurken bizzat kendisi de dönüşüme uğ- rar. Toplumsal dönüşüm mutlaka “toplum- sal gelişme” anlamına da gelmez. Toplumsal dönüşümler, “ileri” ve “geri” gidişler şeklinde gerçekleşebilir (Akyüz 2011).

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyete geçiş döne- mi, günümüzü anlamak adına önem taşımak- tadır. Çünkü bu dönem; gerek sosyal, siyasal ve ekonomik ve de gerekse eğitim reformları açısından önemli dönüşümlerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde devrim ruhunun ürünü olarak her düzeydeki okulda gelişme- ler yaşanmıştır. İkinci Meşrutiyet döneminde, sistemsiz de olsa, bütün çağdaş düşünceler Türkiye’ye aktarılmaya çalışılmıştır. Eğitim düşüncesi alanında gerek Batıdan gelen sü- reli yayınlar gerek Avrupa’ya giden öğrenci ve araştırmacıların eser ve makaleleri, çağdaş pedagojiyi Türkiye’ye daha mükemmel denile- bilecek bir biçimde yansıtmıştır (Ergün 2009). İkinci meşrutiyet dönemi ülke ihtiyaçlarına uygun milli bir eğitim biçiminin arayış döne- mi olmuş yeni bir nesil yetiştirme düşüncesini hayata geçirerek toplum yapısını değiştirecek, tüketici memurlar yerine üretimci girişimci şahsiyetler yetiştirecek bir eğitim sistemi ku- rulmak istenmiştir (Duman ve Dilaver 2011). Bu dönemde yetişen eğitimli ve kültürlü in- sanlar, Cumhuriyet’in inşasında, Cumhuriyet Dönemi inkılâplarının hazırlayıcısı ve eğitim sisteminin şekillenmesinde görev alan insan kaynaklarını oluşturmuştur. II. Meşrutiyet dö- nemi eğitim alanında yapılan tüm bu girişim- ler, tartışmalar ve bu alanda çalışmalar yapan eğitimcilerin görüş ve önerileri, aynı zamanda günümüz eğitimin yapı taşlarının temellerini oluşturmaktadır (Karagöz 2019). Bu dönemde “Nasıl bir eğitim” sorusuna cevap aranırken aslında eğitimde nitelik kavramı üzerinde du- rulmuş ve her şeyden önce istihsal, müstahsil kavramlarının içeriğine uygun üretici bireyle- rin yetiştirilmesi dile getirilmiştir. Bunun için- de temel düşünce biçimi olarak “iki el bir kafa için mi yoksa bir kafa iki el için mi çalışmalı” düşüncesi ortaya çıkmıştır. Üretici bireylerin yetiştirilmesi için de o günün şartları içinde günümüzde de yaşanılan eğitim sorunları şu şekilde belirlenmiş ve sorunlara çözüm üretil- meye çalışılmıştır.

II. Meşrutiyetten Cumhuriyete geçiş döne- mi içerisinde eğitimle ilgili ana temel sorunlar olarak;

Eğitimin genel durumu, eğitim felsefesi (eği- timin nasıl verilmesi ve amacının ne olması),

Mektep nitelikleri, Öğretmen nitelikleri

Bu ana sorunlara ait alt sorun olarak ise; Ezberci eğitim,

Disiplin,

Ahlak ve karakter eğitimi, Fen eğitimi ve öğretimi,

Eğitim programları ve öğretimi, Halk eğitimi,

Kadın eğitimi, Dil öğretimi,

Mesleki rehberlik, Mesleki ve teknik eğitim,

Muhtelit terbiye (karma eğitim), Özel eğitim,

Rehberlik, Sınavların öğrenciler üzerindeki olumsuz etkileri, Usulü tedris (öğretim ilke ve yöntemleri) Zorunlu eğitim olarak belirlenmiştir.

Eğitim alanında yapılan bu görüş ve öneri- lerin daha etkili olabilmesi için, bu görüşlerin tarihi temelleri, tarihsel bir süreç içinde ele alınıp değerlendirilerek günümüz koşullarına uygun bir şekilde analizinin yapılması gerekir. Bu düşünceden hareketle Türk eğitim sistemi- nin problemlerinin değerlendirilip analiz edi- lebilmesi ve çözüme kavuşturulabilmesi için geçmişteki görüş, uygulama ve önerilerin iyi bilinmesi gerekir (Karagöz 2018).

Bu çalışmada yukarıda sıralanan ve günümüz- de de hala var olan sorunlardan eğitimin genel durumu (nitel olarak), mektepler, öğretmen- ler, eğitim programı, disiplin, ahlak ve karakter eğitimi, eğitsel ve mesleki rehberlik ilgili genel durum, sorunlar-çözüm önerileri üzerine gö- rüş ve önerilere yer verilmiştir.

Eğitimin genel durumu, sorunları ve çözüm önerileri

Eğitimin genel durumuna yönelik düşün- celere bakıldığında Sâtı Bey’in (1910) İstanbul Darülmuallimin öğretmen adaylarına ver- miş olduğu konferansta dile getirdiği “Ne İçin Geri Kaldık” başlığı altında sunmuş olduğu görüşler dönemin mevcut eğitiminin niteliği hakkında bizlere yeterli fikri vermektedir. Sâtı Bey bu konferansta gerilemenin nedenlerini, Avrupalıların, Amerikalıların ilim ve terakkide nasıl ileri gittiklerini, taassup, cehalet ve azim ve sebatsızlıktan bahsetmiştir. Bu konferans- ta ayrıca Avrupalıların âdem-i terakkimizin esbabını dinimizde aradıklarını, Osmanlı’nın terakki etmemesinin sebebinin İslam olması- na bağladıkları, İslam milletlerinin hiçbirinin ilerleme kaydedemediklerinin sebebini İslam dinine bağlamalarına inanmadığını belirtmiş- tir. Âdem-i terakkimize sebep olarak, Türk ır- kının kabiliyetsizliğini ileri sürenlerin olduğunu söyleyen Sâtı Bey bu fikrin temelsiz olduğunu dile getirerek Türk ırkının özelliklerini sıralayarak çürütmeye çalışmıştır. Sonuç olarak gerilemenin taassup, cehalet, kaza ve kadere olan inançlardan kaynakladığını, geri kalmışlığımızın sebebi olarak ta azim ve sebatsızlığı- mız göstermiştir.

İsmail Hakkı Bey (1915) memleketimizdeki tedrisatın mevcut durumu ve amacı hakkında ise. Memleketimizde tedrisatın basit bir imla ve kıraat meselesi şeklinde anlaşılması yal- nız mahalle mekteplerine garabeti değil, daha yüksek mekteplerimizin iyi niyetli çalışmaları- nı da hiçe mahkûm eden bir felaket olmuştur. Kitapsız tedris, notsuz ders bizim mektepleri- mizde hiç anlaşılmayan, inanılmayan bir şey- dir. Onun için okutucu yazdırıcı mektepler aç- mak, bu mektepler içinde okuryazar adamlar yetiştirmek sanki maarifimizin geleceği bu iki cümlenin delaletine bağlıdır. En ezberci adam- lar bile okuma yazma sayesinde efendi olu- yorlar, zekâlarına rağmen okuması yazması olmayanlar cahil kalıyorlar. Eğitimde sadece amacın okuma yazdırma olmadığını söyleyerek “kesinlikle mekteplerde okutma ve yazdırma- nın lazım olmadığını iddia etmiyoruz. Yalnız bunun aynı zamanda okuma yazmanın kâfi ol- mayacağını anlatmak istiyoruz. Okuyup yazma bir insan için nasıl kâfi olabilir ki; bu tedrisatın gayesi değil, tahsilin aletidir. Okuyup yazma, okutup yazdırma için değil her şeyden evvel, her şeyden önce ilmi terbiye içindir şeklinde düşüncelerini aktarmıştır. Sâtı Bey (1916) ayrıca “Ümit ve Azim” baş- lıklı makalesinde ise Avrupa milletlerinin zekâ ve kabiliyetleri ile bizim zekâ ve kabiliyetle- rimiz arasında her hangi bir farkın olmadığı- nı ancak onların iş hususunda ve iş başında daha iyi çalıştıkları ve daha başarılı olduklarını açıklamıştır. Sâtı Bey ümit ve azim konusunda öneri olarak dikkate alınması gereken nokta olarak şunları belirtmiştir. “Efendiler iyi biliniz ki etraftaki milletler suratla ilerledi ve hala da ilerliyorlar biz onlara nispetle her hususta ve bir hassa maarif hususunda pek geri kaldık. Bulgaristan’ın, Romanya’nın hatta Japonya’nın az bir süre zarfında başarılı olduğu ıslahat ve terakkiyat buna bir delildir. Onun için efendiler azim ve ümitlerimizi hiçbir sebeple sarsma- malıyız kesinlikle biliniz ki azim ve ümit mu- vaffakiyetin esas şartıdır ve birbirinden gayri kabildir. Azim olmadıkça ümit, ümit olmadık- ça azim olamaz. Ümitsizlik azmin en kuvvetli düşmanıdır en kati derecede bir azim sahibi olmalıyız.

Ziya Gökalp (1917) “Maarif Meselesi” konu- su ile ilgili yazısında Türkiye’yi diğerlerinden ayıran özel bir hal olduğunu belirterek, başka milletlerde en seciyeli ve en ahlaklı kimseler tahsilde en çok ileri gitmiş fertler arasından çıktığı halde bizde genellikle bunun tam ter- sinin olduğunu şu ifadelerle açıklamaya çalış- mıştır. “…Bence bunun bir tek sebebi vardır bu sebep “diğer milletlerin maarifi milli bir ma- hiyette olduğu halde bizim maarifimizin koz- mopolit bir halde bulunmasıdır”. Memleketin en büyük hastalığı birbiri ile anlaşamayan üç
muhtelif zihniyetin hamilleri ile idare olunması ve maalesef bu zümrelerden üçünün de seci- yeden mahrum bulunmasıdır. Ziya Gökalp ma- arifimizin iki kısmını bu suretle tahlil ettikten sonra bunların ıslah yollarını sosyoloji ve felse- fe ilmini merkeze alarak şu şekilde izah etmeye çalışmıştır. Milli marifetlerin teşkil edebilmesi için yalnız bir yol vardır. Bu yol içtimai ilimleri tedris edenlerin içtimaiyat(sosyoloji) usulünü bilmesinden ibarettir. Bugün hakiki anlamda ahlaki, diniyat, iktisadiyat, lisaniyat ve bediiyat (güzel sanatlar) gibi ilimler içtimaiyat usulüne katiyen vakıf olmayan muallimler tarafından tedris edilmektedir. Bu ilimlerin hepsi içtima- iyat ilminin şubeleri hükmündedir. İçtimaiya- tın esaslarına vakıf olmayan bir adam hakiki surette ne hukukçu ne ahlakçı ne de iktisatçı olamaz. Bunun gibi müspet ilimlerle de faal bir mefkûreye malik olmak için felsefe tahsil etmek lazımdır. Yalnız içtimai ilimler için içti- maiyat nasıl bir mevkide ise alelumum müspet ilimler içinde felsefe o mevkidedir. Muallimler mensubu olduğu içtimai ve tabi sahalara göre ya hem içtimaiyatçı ya da hem felsefe veya yalnız felsefe tahsil etmeleri şart kılınmalıdır. İçti- mai ilimlerim muallimleri hem felsefe hem de içtimaiyat bilmelidir. Tabi ilimlerin muallimleri ise yalnızca felsefe ile alakadar olmalıdır. Eğitim felsefesi açısından eğitimin nasıl verilmesi ve amacının ne olması gerektiği ko- nusunda ise günümüz 21. Yüzyılın gerektirdiği eğitim felsefesinin ne olması ve bu çerçevede eğitimin bireylere nasıl verilmesi hususunda önemli görüş ve öneriler sunulmuştur. İsma- il Hakkı (1916) “Asrımızın Terbiye Gayeleri” ile ilgili kaleme almış olduğu yazısında yirminci asrın terbiye gayelerini açıklamaya çalışırken aslında 21. Asrın gayelerini ve günümüz eğitim uygulamalarının nasıl olması gereği hususun- da da bizlere aydınlatıcı fikirler sunmuştur.

Bugün hakiki anlamda ahlaki, diniyat, iktisadiyat, lisaniyat ve bediiyat (güzel sanatlar) gibi ilimler içtimaiyat usulüne katiyen vakıf olmayan muallimler tarafından tedris edilmektedir. Bu ilimlerin hepsi içtimaiyat ilminin şubeleri hükmündedir. İçtimaiyatın esaslarına vakıf olmayan bir adam hakiki sureue ne hukukçu ne ahlakçı ne de iktisatçı olamaz.

Yirminci asrın terbiye gayeleri milletlerin ter- biye gayelerinde gizlidir. Bu milletlerin müş- terek terbiye gayeleri asrın gayeleridir. Asrın milletlerinde terbiyenin gayeleri nedir? Asrın milletleri çocuklarını nasıl ve ne için yetiştiri- yorlar? Asyalı, Avrupalı, Amerikalı asrın mille- ti olan her cemiyetin parlak bir gayesi vardır. Çocukları, üretici yetiştirmek. Asrımızın peda- gojisi istihsal(üretim) pedagojisidir. Yirminci asır çocuğun tabiatını tabi servetlerini işletiyor büyütüyor ve ondan bir banka sermayesi gibi istifade ediyor. Bedencilik, sporculuk izcililik, gezinti, seyyahlık, koleksiyonculuk, işçilik, tecrübecilik, tahrircilik… Hep bu işler yirminci asır pedagojisinde yer tutuyor. Yirminci asır istiyor ki terbiyenin gayesi “hayat” olsun analar, ba- balar ve hocalar çocuklarını tabiata ve hakikat dünyasına hazırlasınlar. Yirminci asır emredi- yor ki, her fert irfanla mücehhez olsun en adi bir köleden en ali bir şahsiyete kadar milletin her ferdi “asri bir talim ve terbiye” alsın. Hakiki vazifelerini tanımayan hiç kimse bulunmasın. Fertlerin bütün bu mesuliyetini taşıyan vicdan- ları ve kafaları vardır” görüşüyle aslında 21. Yüzyılın bireylerden istemiş olduğu sorumlu- luk bilinci becerisine herkesin sahip olmasını istemiştir.

İbrahim Alaaddin Bey (1917) ise, Beyne’den yapmış olduğu tercümede “iyi bir tahsilin mu- hayyeri” isimli yazısında, bir tahsilin iyi oldu- ğuna hükmetmek için sadece ferdin ihtiyacını gidermesi değil, aynı zamanda toplumu da ala- kadar etmesi gerektiğini belirtmiştir.

Mektepler, Öğretmenler, eğitim programı, disiplin, ahlak ve karakter eğitimi, eğitsel ve mesleki rehberlik ilgili genel durum, sorunlar ve çözüm önerileri

Mektepler (Okullar)

Dönemin eğitimle ilgili dergisi olan Mual- limler Mecmuası da “Maarif hayatında terbiye ve tedriste yanlış uygulamaları şu şekilde sa- tırlarına taşımıştır. “Mektep hayatının çocuk- ların ihtiyaçları, istidatları, kabiliyetleri düşü- nülerek değil, yalnız bazı bir zevatın arzuları tatmin etmek üzere tanzim edildiğini, iktisadi meselelerinde ise ilmin, iktisadi değil, esassız tedbirler hükmündedir; Hayatını ilme vakfe- decek kafaların bulmasını ve ilgi ve istidatla- rı doğrultusunda eğitilmelerini öneri olarak sunmuştur. Muallim Mecmuası 1918 yılında günümüz eğitim sorunlarından başlıcası olan okullarımızda tam olarak uygulama alanı bu- lamayan yöneltmeye dikkat çekmiştir.

Nafi Atuf ise “Hayatta Mektep” başlığı altın- da mekteplerde uygulanan eğitim ve öğretim uygulamalarından, bu uygulamaların çocuk- lara uygunluğundan ve muallimlerin görev ve sorumluluklarını bir örnek üzerinden açıkla- maya çalışmıştır (Nafi Atuf, 1918). Memleke- tin idare-i umumiyesiyle mekteplerin idare-i hususiyetleri arasında bir ilişki benzerliğinin olduğu unutulmamalıdır. Her ülkenin idare-i umumiyesi mekteplerinin idare tarzını göste- rir. Mektep, memleketin hayat umumiyesin- deki tekâmül ve inkişafı takip etmek mecburi- yetinde olduğu gibi nerede açılmış ve yaşamış ise o muhitin tekâmülünde de vazifedardır. Mektep yalnız çocukların değil, daha ziyade çocuklar dolayısıyla herhangi bir sahanın vası- ta-i tekmilidir. Köy mektebi köyü, köylüyü; şe- hir mektebi de şehir ve şehirliyi yükseltebilirse müfittir. Muhitlerinden dumura uğrayan mek- tepler… o muhitin ihtiyaçlarını kavrayamadan o ihtiyaçlara cevap veremeyen mekteplerdir. Bu mektepler yaşayamıyorlar. Yahut derhal bir istihsale geçerek o muhiti yarar bir şekle gir- meye mecbur oluyorlar. Buna en güzel misal taşralarda açılan ziraat, ticaret sanayi ve ida- rilerdir. Bu idadiler açılırken muhitlerin ziraat ve ticaretinin terakkisine hizmet edecekleri düşünüldü. Hâlbuki bu mekteplere tayin olu- nanlarda bu zihniyet mevcut olmadığı gibi o mekteplerin programında da muhitlerin ihti- yaçlarını kavrayacak özellikler yoktu. Mektep çocuğu hayati umumiye de yaşatma vazifesini deruhte etmekle beraber, çocuğun hayati fer- diyesini en muvaffak, en fenni tarzda idare ile mükelleftir. Bir taraftan muhitinin şartlarına çocuğu uydurur, diğer taraftan çocuğu kendi âleminde tekâmüle sevk eder. Mektepler diğer müessesler gibi “milliye” ve “içtimaiye” gibi vazifelerini ifa etmek istiyorlarsa; kanunlarını, programlarını, tarzı idarelerini, tarzı tedrisleri- ni, hayati umumiye ile çocukların hayatı ferdi- yeleri kanunlarından iktibas etmelidir. Maarifimizde bu zihniyeti görmek büyük bir inkılâp ve salaha hazırlandığımıza delalet edecek ve işte o zaman bizde “maarifi milliye” nin “milli mektep” in mevcut olduğuna inanılacaktır. Çocuk- lar mektepte müşterek bir hayat geçiriyorlar (Nafi Atuf 1918).

Mektep çocuğu hayati umumiye de yaşatma vazifesini deruhte etmekle beraber, çocuğun hayati ferdiyesini en muvaffak, en fenni tarzda idare ile mükelleLir. Bir taraLan muhitinin şartlarına çocuğu uydurur, diğer taraLan çocuğu kendi âleminde tekâmüle sevk eder. Mektepler diğer müessesler gibi “milliye” ve “içtimaiye” gibi vazifelerini ifa etmek istiyorlarsa; kanunlarını, programlarını, tarzı idarelerini, tarzı tedrislerini, hayati umumiye ile çocukların hayatı ferdiyeleri kanunlarından iktibas etmelidir.

Doktor Sabri okullara yönelik önerilerini ise şu şekilde dile getirmiştir; Asrileşmek için mekteplerimizde hazırladığımız yarım tedbir- ler milleti kurtaramaz. Milleti kurtarmak is- tiyorsak takip etmekte bulunduğumuz usulü terbiyeyi esastan değiştirmek lazımdır. Bütün kuvvet mekteplere verilmelidir. Zira mekteple- rimizdeki usulü terbiye içtima; tam manasıyla yoluna girmedikçe topraklarımızdaki serve- ti milliye-yi işlemek mümkün olamayacak ve bugün olduğu gibi yarında ecnebi sermayesiy- le ecnebi erbabı ihtisasına muhtaç kalacağız. Dünyada hiçbir müessese sermayesiz payidar olamaz. Bir taraftan millet meclisi, terbiye-i milliye bütçesine karar verirken diğer taraf- tan da erbabı ihtisas, usulü terbiyenin içtimai şeklini kararlaştırılmalıdır. O halde mekteple- rimizde öyle bir usulü terbiye tatbik edilmelidir ki; bu usul efradı milleti vatanın serveti itasına hâkim kılmalı ve onları vatanın toprağına yer- leştirecek şeraite haiz olmalıdır. Zira bir mil- let, vatanın toprağına, o toprağı işleterek yer- leşmedikçe orada sabit bir unsur mahiyetini iktisap edemiyor. Bu pek sade bir hakikattir. Çünkü bir vatanın kıymeti o vatan toprağının kıymeti terbiyesinden ibarettir. Mekteplerimiz- de çocuklarımıza verdiğimiz nazarı malumat bu rabıtayı takviye edecek mahiyette değildir.

Disiplin, Seciye (Karakter) eğitimi

Abdulfeyyaz Tevfik (1925), Mekteplerimiz- deki inzibatsızlığın başlıca sebepleri olarak, henüz müşterek bir terbiye tarzımızın olma- yışında, mürebbilerimizin çoğunun mektep- ten yetişmiş olmamasına, hürriyet kelimesine mekteplerde ilk verdiğimiz yanlış manadan kaynaklandığı üzerinde durarak mektepleri- mizdeki inzibatsızlığın başlıca sebeplerini şu şekilde sıralamıştır. “Mekteplerimizde henüz müşterek kabul görmüş ve tatbik edilen bir ter- biye ve inzibat sistemi yoktur. Ne kadar müdür ve mürebbi varsa o kadarda terbiye tarzı vardır. Bugün muallim ve mürebbiyelerimizin yüzde sekseni meslekten yetişmiş olmamakla bera- ber maaş tahsisatlarının da cazip derecede bu- lunmamasından dolayı birçok mekteplerimiz zayıf ve himmetsiz ellerde kalmıştır. Osmanlı imparatorluğu can çekiştiği son demlerinde mekteplerde biraz ıslahat yapmak istemiş, güzel yurdumuzun bağrına sokulmuş hususi ecnebi ve papaz mekteplerinden ilham alma- ya kalkışmış ve o müesseseleri taklide yelten- miştir. İşte hala yakamızı kurtaramadığımız mektep piyesciliği(taklitçiliği) bu kötü taklidin bir eseridir. Vaktiyle zavallı Hürriyet kelime- si mekteplere yanlış manalarla girmiş, talebe meyanında itaatsizlik, serkeşlik v.b. taksirlere uğratılmıştır. Hiddet ve şiddetin mekteplerde katiyen yeri yoktur. İradelerine sahip olama- yacak derecede asabi olanların nasiplerini bu meslekte aramamalıdır. Talebeye ara sıra za- ruri olan cezalar hiçbir vakit tehdit mahiyeti içermemeli, çocuğun müdafaası dinlendikten sonra kabahatin derecesi kendisine münasip bir lisanla tefhim edilmelidir. Mektep cezala- rının haysiyeti rencide edecek bir şey olmayıp, ilmi terbiyenin icap ettirdiği bazı tedavi usulleri olduğu talebeye ihsas olunmalıdır. Memleketi- mizde her şeyden ziyade asıl terbiyenin tevhidi- ne vakıf ve vakar sahibi mürebbilerin yetiştiril- mesine muhtaçtır. Buda Muallim mekteplerine mümkün olduğu kadar fazla ehemmiyet ver- mek ve buralarda terbiye ilminin bütün hare- ketlerini takip eylemekle mümkün olur.” Disiplin ve ahlaki karakter eğitimi konu- sunda ise Muallim Halil Fikret (1917) “Mektep- lerde İnzibat ve Ahlaki Seciyeyi Takviye” isimli yazısında, “bir milletin istikbalini mekteplerin- deki, usulü tedrise, inzibatına bakarak anlar- sınız. Ayrıca mektepler vasıtasıyla bir milletin doğru veya eğri yola gittiğini, küçüklerin aldık- ları mektep terbiyesini takip etmekle mümkün olacağını ifade etmiştir. Mektepleri, bir milletin vücudu, kalbi ve dimağı olarak niteleyen Ha- lil Fikret eski ve yeni mektep arasındaki mu- kayese ne ise, ebeveynlerin eskiden okuldan beklentileri ve yeni mekteplerden beklentileri arasındaki mukayesenin de aynı olduğunu, siyasetçilerin nasıl cemiyet hayatında siyasi olarak etkili ise mektepte de muallimlerin et- kili olduğunu belirtmiştir. Yeni gelişen okullar için, bir milletin ıslahı ve takviyesi için “Sağlam bir vücut, işlenmiş bir dimağ ve ahlakı sağ- lam bir iradenin“gerekli olduğunu belirtmiştir. Mektepler de ahlaklı, sağlam iradeli adamlar yetiştirmek için öncelikle tedrisatın terbiyevi olmasının önemli olduğu vurgulanmıştır. Ha- lil Fikret, seciyenin ve şahsiyetin gelişimi için makul bir inzibat ve itaatin olması gerektiğini, lakin mekteplerimizdeki itaatin körü körüne itaat olduğunu, bu duruma neden itaat edildi- ğini bilinmediği için zararlı olduğu kanaatini taşımaktadır. Halil Fikret ayrıca, bu tip itaat- lerin olduğu yerde bir isyan hissi, arzusuzluk ve sıkıntının mevcut olacağından, körü körüne itaate mecbur olanların izzeti nefislerinin kırıl- dığını hissettiklerini, bu tip itaatlerden şahsiye- tin meydana gelemeyeceğini ifade etmiştir. Bu görüş doğrultusunda karakter şekillenmesin- de, kendilik değerinin oluşmasında ve birey- lerin kendilerini gerçekleştirmesinde eğitimin bireysel özelliklere göre verilmesinin daha uy- gun olacağını sonucuna ulaşılabilir.

Her mektep başlı başına bir cemiyet haya- tını temsil etmelidir. Mektep cemiyetinde iyi yetişen bir gencin faydasız bir vatandaş olma- sı imkânsızdır. Cemiyet nasıl gençler istiyor? Bunu bir kelime ile seciyeli; o halde mektebin mihverini seciye teşkil etmelidir. Seciyeli bir genç memleketin daima faydalı bir unsurudur. Az malumatlı ve seciyeli gençler çok malumatı fakat seciyesiz gençlere daima tercih edilir. O halde senelerce mektep hayatında çalkalanan gençleri seciyeli yapmak için mektep hayatını esastan değiştirmek gerekir. Bu tebdil ilk ev- vel Amerika ve İngiltere de başlamıştır. Bu yeni teşkilatı dâhiliyenin esası talebeye meşrutiyet ve cumhuriyetle idare olunan memleketlerin fertleri kadar hürriyet ve serbestîsi vermek- tir. Bu serbesti dâhilinde çocuklara her nevi ahlak ihtiyatları kazandıracak hareketler yap- tırılmaktadır. Çocuklar da bu çeşit mektepler de kendi kendilerini idare etmeye alışır ve bir- çok ahlaki meziyetlerle mücehhez olarak ha- yata atılırlar. Seciye esaret altında gelişemez. Seciyenin teşkili için çocuklara hür bir saha-i faaliyet vermelidir. Çocuğun kusurları en iyi olarak serbest ve hür hayatta anlaşılır. Kusur- ları mektep hayatında gizli tutup cemiyet haya- tında faaliyete getirmek çok zararlıdır. Çünkü yetişen gençlik kusurlarını cemiyet hayatında kim tashih edecek? Binaenaleyh mekteple- rin bir kıymeti varsa bu kıymet kafaya teallik etmekten ziyade ruha taalluk edendir. Bu için bir Amerikalı bir İngiliz malumatıyla iftihar edemez. Onların iftiharı memleketleri için fay- dalı, müteşebbis, seciyeli, cesur hülasa iyi bir vatandaş olmaları ile mümkündür (Halil Fikret 1922).

Muallimler (Öğretmenler)

İsmail Hakkı Bey (1915), var olan eğitimin durumu hakkında “Bizde maarif nasıl telak- ki ediliyor?” konusunda geniş bir açıklamada bulunmuştur. Bu konuda öğretmelere büyük görevler düştüğünü şu şekilde ifade etmiş- tir. “Bütün vazifesini babasından hocasından gördüğünü yapmaktan ibaret sanmış ve doğru veya öyle farz etmiş olan eski kafalı muallim- lerin fikrince eğitimde amaç: okuma ve yazma becerisini kazandırmaktır. Sadece okuma ve yazma becerisini kazandırma düşüncesi mem- leketin maarifini, mekteplerin asıl amaçlarını asırlarca ezmiş yutmuştur”

1 Nisan 1917 tarihli Muallim Mecmuası, öğ- retmenlik mesleğinin önemi üzerinde durmuş ve öğretmenliği sadece maaş için yapanları eleştirmiştir. Bu yazı hem yazıldığı dönem hem de günümüz bu dönem için çok büyük anlam ifade etmektedir. Öğretmenlik mesleği ile ilgili olarak bu yazıda; “Öğretmenliğin bizde meslek olarak görülmediğinden dolayı bazılarına göre öğretmenlik boş vakitleri doldurma sanatı ve havadan maaş alınan bir uğraşı”olarak görül- düğü üzerinde durulmuştur(Karagöz 2017). Muallim Cevdet (1919), “Terbiyemizde Buh- ran” konusunda o dönemin yabancı, azınlık ve misyoner okullarının durumu ile cemaat mek- teplerinin olumsuz tutumları üzerinde durmuş ve devletin bu konudaki tutumunu irdelemeye çalışarak şu önerilerde bunmuştur. İptidai ho- calarını sık sık değiştirilmesinin önüne geçil- medikçe vilayet ve sancaklarda iyi Darülmu- allimatlar ve Darülmuallimler açılmadıkça ne yapsak boştur. Vakıf mekteplerinin ders programlarının yetersiz oluşu. Avrupa ülkelerinden alınan nizamnamelerinin olduğu gibi alınması ve ülke şartlarına göre değiştirilmeden mek- teplerde uygulanması. Avrupa nizamnamele- rinin, eğitim programlarının harfi harfine uy- gulanması, milli terbiyeye vereceği zararları gören ve buna çare bulan bir tek adamın ol- maması. Vakıf mekteplerinden çıkanların kifa- yetsiz(yetersiz) olduğu, iptidailerden çıkanların babalarının yanında mesleğe atılmaları, iptida- ilerden rüştiyelerden ve idadilerden çıkanların ise küçük maaşlara esir oldukları aşikârdır. Vakıf mekteplerinden çıkan Rum, Ermeni ve Yahudi gençleri meslek sahibi olurken bizim talebeler memur olmak zihniyetine sahip ola- rak yetiştirilmiştir. Bu sayede meslekleri azın- lıkların eline vermişiz.

Fazıl Ahmet (1921) ise “Mürebbiyeler yetiş- tirmek için nasıl hareket etmeli?” sorusunu sormuş ve bu soruya cevap aramıştır. Fazıl Ah- met, eğitimci olmak isteyen kişilerin öncelikle eğitim felsefesi, psikoloji ilmi, karşılaştırmalı eğitim tarihini iyi bilmesi gerektiğini şu şekil- de ifade etmiştir. “Mürebbiyeler yetiştirmek için nasıl hareket etmeli? Bu suali sorar sor- maz mürebbi için elzem ve zaruri olan o saf ve seciye-i esasiyenin tedris ile veya suret diğerle tahsili gayri kabildir. İtirazına maruz kalaca- ğız. Yine öyle olsun fakat o en saf ve mezrayaya hilkaten malik bir adam farz edelim. Aca- ba bu sebepten dolayı adama öğreteceğimiz hiçbir şeyimiz kalmamış mıdır? Kendisini bir terbiye-i felsefeye ihtiyacı yok mudur? İlmi ruh sayesinde icra edilen bu kadar derin ve ince tetkikattan onun bi haber kalması muvaffak olur mu? Mürebbinin gerek memleketimizde gerek ecnebi memleketlerin tarihi tedrisatını bilerek nazariyatı maziyenin ve başkalarının ticaribiyle tenevvür etmesi lazım gelmez mi? Bunu bilmese bütün hayatında eski ve metruk yolları takip etmeye, bellediğinin esiri olmaya mahkûm kalmaz mı? Hakeza müstakbel mü- rebbilerin terbiye edecekleri insana ait ahvali ruhiye umumiye-i bulundukları zamanı ve o zaman ruhu icabatını bilmeleri icap etmez mi? Terbiye hiç değişmeyen daima aslını muhafaza eden bir cevahir gayri mübtedel değildir. En iyi mürebbi zamanını en iyi tanıyan hayatı hasrına gayet dikkat etmesi lazımdır. Öğretmen yetiştirme meselesini günümüz çağdaş pedagojik anlayışa uygun olarak dile getiren Sadrettin Celal (1924) ilkokuldan son- ra öğretmen olmak isteyenleri ilgi yetenek ve kabiliyetleri doğrultusunda seçmenin önemine dikkat çekmiş ve “Darulmuallimine aldığımız gençleri iptidai tahsilden orta tahsile geçmek istidat ve kabiliyetini gösteren mümtaz ekalli- yet arasından intihap etmemiz bizim için gayet kıymetli bir teminattır. O vakit emin olabiliriz ki; muallim namzetlerimiz Darulmuallimin ka- pısından girerken sağlam bir terbiye-i fikriye, şüphesiz pek vasig değil fakat her halde ciddi ve esaslı bir hamule-i malumata maliktirler”. şeklinde görüşünü dile getirmiştir (Karagöz 2017).

Sadrettin Celal (1924), öğretmen yetiştirme meselesinin bir uzmanlık alanı olduğunu bu konuda ilmi bir heyetin oluşturulmasını öner- miştir. Dönemin öğretmen sayısındaki eksikli- ğinin yanı sıra mevcut öğretmenlerinde nitelik açısından istenilen derecede olmadıklarını da ifade etmiştir. Mevcut öğretmenlerin yeter- liliklerinin artırılması için ise, mevcut mual- limlerin genel ve mesleki bilgilerini mümkün olduğu kadar tamamlamak ve artırmak için, öğretmenlerin tatil zamanlarında, sene-i ted- risiye esnasında (eğitim öğretim takvimi içeri- sinde), kurs, konferans, münakaşa ve mesle- ki kitaplardan yararlanmalarını önermiştir. O dönem içinde geçerli olan ve günümüzde de eleştiri konusu olan alan içi ve alan dışı öğret- menlik atamalarında olduğu gibi Darülmual- limli (öğretmen okulu) mezunu olan ve ehli- yetname yani pedagojik formasyon sahibi olan birbirine zıt iki türde öğretmenlerin varlığından bahsetmiştir. Bu konuda Darülmuallimin me- zunu olmayan öğretmenlerde büyük eksikliler olduğunu ancak alan dışı alandan mezun olup hayatlarının en kıymetli zamanlarını, pek az bir maaşla, ekmek parası için kendisini mesleğe adayan, mesleklerine cidden bağlı, öğretmen- lik mesleğinde tecrübe kazanmış çeşitli alan- larda uzmanlaşmış olanları da sistem içinde tutmak gerektiğini belirtmiştir.

“İçlerinden Darülmualliminden yetişmeme- lerine rağmen bu konuda Şüphesiz darülmual- liminlerin meslek mekteplerinden yetişmeyen muallimlere karşı serdettikleri itirazlarda çok haklı cihetleri vardır. Muallimlik belki diğer sanatlardan daha fazla ciddi bir vukuf ve ma- lumata, mesleki bir hazırlığa muhtaçtır. Çünkü acemi ve liyakatsiz bir muallim elinde bozula- cak olan bir tahta veya demir parçası değildir. Belki müstakil bir vatandaş ve müstahsilin zekâsı ve seciyesidir fakat diğer cihetten Da- rülmuallimin mezunu olmayan muallimler- de tamamıyla haksız değildir. Çünkü bu kısım meslektaşlarımız, hayatlarının ne kıymetli zamanlarını, pek cüzi bir maaşa, ekmek pa- rası mukabilinde mesleğe vakfetmişlerdir. İç- lerinden Darülmualliminden yetişmemelerine rağmen mesleklerine cidden bağlı tecrübe ve vakıf kazanmış muhtelif sahalarda ihtisas kes- betmiş olanlarda vardır. Bunları kapı dışarı et- mektense ıslaha çalışmak daha başarılı olur.

Abdullatif Nevzat (1925) toplum içinde- ki öğretmenlerin itibarı ve görevleri hakkında öğretmenlerin toplumun vicdanına, toplumun değerlerine sahip çıkarak bilimsel düşünce yapısı içerisinde hurafeden, sihirden ayrılma- sı gerektiği üzerinde durmuştur. “…Muallim, bir taraftan haiz bulunması lazım gelen müm- taz vasıflarla ferdaniyetin en kuvvetli timsalini teşkil ederken, diğer taraftan cemiyetin şuur ve vicdanına en yakın sağlam rabıtalarla bağlı bulunması itibariyle de içtimaiyatın en manidar hallerine sahip bulunmaktadır. Muallim bu hali ile ferdaniyet ile ictimaiyetin ittikahında ehaze ve mevkii etmiş bulunur. Her iki tarafın tesirle- rini, hassalarını tanzim ve takviyeye müvekkil bulunuyor… Muallimlik içtimai hayattaki kıy- met ve tesirini etraflıca izah edebilmiş olmak için bir defa onun temsil ettiği ilmin içtimai ha- yatıyla münasebeti bahs üzerinde biraz tevfik etmek lazım gelir”. Abdullah Nazif ayrıca, ilmin gelişimi için birinci şartın, keşfiyat ilminin nesilden nesile aktarılması olduğunu, ikinci şartın ise keşif ve icatların yapılabilmesi için eğitim araç gereç- lerinin gerekliliği olduğunu belirterek eğitimde araç gereç kullanımının önemine dikkat çek- miştir. Bu gelişmeleri sağlayacak en önemli görev ise öğretmelere düştüğünü ifade ederek öğretmenlerin görev ve sorumluluklarına atıf- ta bulunmuştur. Öğretmenler ise, toplum için- de geçmiş ile geleceğin gelişme noktasında çalışan sosyal ve bireysel sorumlulukların en ağırını yüklenerek ferdin ve cemiyetin hayır ve saadetine nefsini vakıf eden aziz bir varlık ola- rak görülmüştür.

Usulü Tedris (öğretim ilke yöntemleri)

19. yüzyılda çocuklar üzerine yapılan araş- tırmalar eğitim alanında da kendini göstermiş- tir. Özellikle Tıp, ruhiyat (psikoloji), sosyoloji biliminin gelişimi bireylerin daha iyi anlaşılma- sını sağlamıştır. Batıda psikolojik ve yetenek testlerinin ortaya çıkması bireysel özelliklerin de tanınmasına katkı sunmuştur. Bu durum okul programlarının ve ders kitaplarının ye- nilenmesini, öğretmenlerin tutum ve davra- nışlarını gözden geçirmelerine, öğrencilerin kendilerini tanımalarına imkân vermiştir. II. meşrutiyetten itibaren derslerin içerikleri ve işlenişleri de bu doğrultuda değişikliğe tabii tutulmuştur. Eski ezberci anlayış yerini artık araştıran, sorgulayan, gözlem, inceleme yap- ma becerisine bırakmak zorunda kalmıştır.

Ancak bunları yapabilmek içinde belli İlkeler ve yöntemler dile getirilmiştir. Cumhuriyet ön- cesi bu ilke ve yöntemler genel olarak Usulü tedris başlığı altında incelenirken, cumhuriyet sonrası ise öğretim ilke ve yöntemleri olarak incelenmektedir (Karagöz, 2014).

II. Meşrutiyet dönemi ve öncesinde mev- cut ezbercilik sistemi bu vasıtayla eleştirilmiş usulü tedris konusunda öğretmenlerin yeter- sizlikleri vurgulanarak öğretmen yetiştiren kurumlarda muallim adaylarına usulü tedris hakkında gerekli bilginin verilmesi önerilmiş- tir. Bu konuda günümüz öğretmenlerine de kı- lavuzluk edecek önemli öneriler sunulmuştur.

Sâtı Bey “Usulü Tedrisin Kavaidi Esasiyesi” konu başlıklı yazısında usulü tedrisin önemi üzerinde durarak usulü tedriste mevcut siste- min takip ettiği yolun ezbercilik sitemi olduğu- nu belirtmiş ve usulü tedrisle ilgili önerilerini şu maddeler halinde sıralamıştır.

Tedris hususunda birinci öncelik dersleri ezberletmek değil, dersleri anlatmaya özen gösterilmeli, ezberletilecek konular var ise önce anlatılıp sonra ezberlettirilmelidir. Anlaşılmadan ezberletilen şeyler hiçbir fay- da temin etmez onlar zihinde yabancı olarak kalır. Anlaşılmadan ezberletilen şeyler kabukları ile beraber yutulan iyice haz olunmayan çekirdeklere benzer. Anlamak istifade etmenin şartı olduğu gibi ezberlemenin ve hatırda tut- manın şartları içindendir. Bir şey ne kadar iyi anlaşılırsa nispeten o kadar kolay ezberlenir ve o kadar çok hatırda kalır. Bunun için mual- limler bu esası bir an bile dikkatten ayrı tutma- malı, her şeyden evvel dersi ezberletmek değil, anlatmak için çareler düşünmelidir.

Dersi anlatımında talebenin hali fikriyesine göre riayet edilmeli. Muallim daima söyleye- ceği sözler arasında çocuklarca henüz manası bilinmeyen kelimeleri kullanmamaya dikkat etmelidir.

Bir mektepte tedris olunacak konuların zor- luğu çok çeşitlidir. Her dersin bahisleri çocuk- ların zihnini kolayca girebilecek derecede sade olmalı, önce kolay bahisler sonra zor bahisler öğretilmelidir

Dersler kolaydan zora, basamak basamak, somuttan soyuta olacak şekilde düzenlenmeli.

Tedris hususunda rivayet edilmesi lazım gelen esaslardan biriside çocukların zevklerini okşamak onların his ve merakını tahrik eyle- mektir. Bu hakikatin talim ve terbiye hususun- da pek büyük ehemmiyeti vardır. Bunun için muallimler derslerini ve nasihatleri süslemeli, tatlılaştırmalı yeni oyunlarla şarkılarla bahse- dilen konuyu cazip hale getirmelidir.

Tedris hususunda rivayet edilmesi lazım gelen esaslardan biriside öğretilecek şeyleri çocuklara doğrudan doğruya söylememek, imkân oldukça onları düşündürerek kendilerine buldurmaktır.

Bir dersi çocuklara olduğu gibi anlatmaya çalışmak onların zihnine bir fidan dikmek, on- ları buldurarak keşfettirerek öğretmek ise on- ların zihinlerinde bir fidan yetiştirmek gibidir. Şüphesiz ki bu suretle yetiştirilen fidanlar di- kilen fidanlardan daha sağlam ve payidar olur.

Tedris hususunda rivayet edilmesi lazım gelen esaslardan biriside derslerin hepsini bir- birine rabıt etmek birbirine muavenet ettirmek birbirini takviye ve tekrar edecek surette tertip eylemektir.

Mehmet Emin (1915) tarafından ise, tedrisat mecmuasının “Usulü Tedris” kısmında “Tali Tedrisatta Usul Meselesi” konusunda, memle- ketimizdeki maarifsizliği mektep noksanından ziyade, bu namı verdiğimiz müesseselerde ço- cukları tabi tuttuğumuz tedris ve terbiye usul- lerinin fenalığından kurtarılması gerektiği ifa- de edilerek, mekteplerin eksikliğinden ziyade mevcut mektebin içinde verilen eğitimin niteli- ği önemli olduğu belirtilmiştir. Verilen eğitimin niteliğinin artırılması için muallimlerin usulü tedris konusunda gerekli bilgiye sahip olması gerekir. Özellikle iptidai mektepleri ve iptidai hocalarının bu konuda büyük eksikliklerinin olduğu ifade edilmiştir.

Bu dönem eğitimi ile ilgili göze çarpan diğer bir sorun ise fen eğitim ve öğretimi olmuştur. Mehmet Rüştü (1919) “Fenni tedrisatımız” ko- nusunda fenni tedrisatın önemini vurgulayarak bizde fenni tedrisata gereken önemin verilme- diğini, bu konuda muallimlerimizin yetersiz, ta- lebelerimizin meraksız olduklarını belirtmiştir. Ayrıca Mehmet Rüştü tarafından ilim müesse- selerimizde fünun tedrisatının gayet hayali ve maksattan uzak bir surette icra edildiği, durum bu olunca da talebelerin fünun derslerinin ve konularının ne olduğunu, bu konulardan nasıl istifade edileceğini bilmeden sadece imtihan- ları geçmek için bunları öğrenmekte oldukla- rı ortaya konulmuş ve eleştirilmiştir. Mehmet Rüştü, talebelerin öğrendikleri şeylerin tatbi- katını görmeye çalışmak istediklerini, yaparak ve yaşayarak ameli tedrisat sayesinde ilim ve fennin bu suretle memleketimizde çoğalaca- ğından, sözden ziyade iş yapacak, hayalden zi- yade hakikati görecek bir sınıf halk yetişeceğini önermiştir”.

Eğitsel ve mesleki rehberlik

21. yüzyılda rehberlik alanında en önemli konulardan biriside mesleki rehberliktir. Yüzyıl öncesinde böyle bir konunun ele alınması gü- nümüz eğitim sistemi için değerlendirildiğinde çok anlamlıdır. Bu konuda dile getirilen görüş ve önerilere bakıldığında 21. yüzyıl pedagojik anlayışına ışık tutması açısından çok önemli- dir. Ancak II. Meşrutiyet Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi’ndeki sıkıntılı durumların bu konunun önemini, uygulama alanı bulmasını geciktir- miştir. Bu konuda Sati Bey’in mesleki rehberlik konusundaki görüşleri incelemeye değer bulunmuştur

Sâtı Bey (1910) Darülmualliminde “Meslek Aşkı ve Fedakârlık” konusunda vermiş olduğu konferansta günümüz 21.yüzyılda popüler olan mesleki rehberlikle ilgili bilgiler vermiştir. Sâtı Bey, bu konuda muallim adaylarına şu öneri- lerde bulunmuştur. Herkes için her meslekte başarının sırrı o mesleğe karşı olan meyil ve muhabbettir. Onun için, kişilerin, meslekte ba- şarılı olması ve yükselmesi, kendisini ilerlet- mesi için o mesleğin önce kendi kişisel özelliklerine uyduğuna sonra da o mesleği sevmesine bağlıdır. Sâtı Bey’in ifadesine göre; “Eğer mes- leğinizi sevmiyorsanız ve sevemeyecekseniz… Eğer bu mesleği yalnız maaş almak ve karın doyurmak için takip ediyorsanız ve edecek- seniz… Size samimi olarak tavsiye ederim: Beyhude yere daha ziyade vakit geçirmeyiniz, kendinize başka bir meslek arayınız… Onun için meslekleri, en çok sevebileceğiniz ve bil netice en çok muvaffak olabileceğiniz mesleği seçiniz. Her meslek birer sütuna, birer ağaca benzer. Bunlar üzerinde tealinin, terakkinin derecesi hattı zatlarındaki irtifalarından ziyade üzerlerine tırmanılan kimselerin maharet ve kuvvetine göre tayin eder… Onun için bir mes- lek intihabı halinde düşünürken temayülât ve kabiliyet-i zatiyeyi takip etmek ‘’ve hangi mes- lek daha iyi?’’ diye değil, ‘’hangi meslekte daha ziyade zevk duyabilir, daha ziyade muvaffak olabilirim?”, “hangi meslekte daha ziyade hiz- met edebilir, daha ziyade ilerleyebilirim?’’ diye düşünmek iktiza eder…” Sâtı Bey bu açıklama- sından sonra bizdeki durumun nasıl olduğunu ise şu şekilde ifade etmiştir. Bizde, maateessüf bu cihetler pek de nazar-ı dikkate alınmıyor, meslekler daima hattı zatlarındaki evsafa göre muhakeme ediliyor, ‘’kabiliyet ve temâyyülât-ı şahsiye” meselesi düşünülmüyor. Onun için mesleklerin kimine ‘’önü açık’ , kimine ‘’önü kapalı’’ deniliyor ve meslek talim ve terbiye bu son takım meslekler arasına ithal ediliyor. Bu iddiaların, bu fikirlerin derece-i isabeti hakkın- da bir fikir hâsıl etmek için, bu gün hükümeti- mizin en büyük makamlarını işgal eden zevatın hayat-ı meslekiyelerine bir nazar atfetmek kâ- fidir zannederim. Kabinemizin reisi asıl şöhre- tini muallimlik sayesinde kazanmıştır. Maliye nazırı şimdiki makamına muallimlik kademe- sinden atlamıştır. Maarif nazırı da muallim- likten yetişmiştir… Bütün bunlar göz önünde dururken ‘’muallimliğin yolu kapalıdır”, “idare memurluğunun yolu açıktır’’ demek ne dere- ceye kadar doğru olabilir?

Bir asır önce dile getirilen bu görüş ve öneriler iyi değerlendirmiş olsaydı, bugün de devam eden aynı sıkıntıların yaşanmasının önüne geçilebilirdi. Sâtı Bey’in meslek seçimi konusunda ki bu görüşlerini günümüz mesleki rehberliğin temel ilkleri olarak kabul edebili- riz. Meslek seçiminde öncelikle ilgi, yetenek ve mesleği sevebilmenin öneminin o dönem- de dile getirilmesi ileri görüşlülüğün bir gös- tergesi olarak değerlendirilebilir. Bu konuda eleştirilmesi gereken bir nokta da mesleki rehberlikle ilgili sürekli yabancı yayınlardan yararlanılıp ülkemizde uygulanmaya çalışıl- masıdır. Oysaki Türk eğitim tarihi ile ilgili eski kaynakların taranması bu konuda olduğu gibi daha birçok konuda fikirler vermesi açısından çok yaralı olmaktadır.

Dönemin düşünürlerinden Doktor Sabri (1923) günümüz açısından da önemli görüle- cek düşüncelerine “O halde eğitimde amaç ne- dir? ve “eğitim çocuğu, hayatta neye hazırlıyor? sorusuna cevap olarak; Mekteplerimizdeki bu sistemin çocuklarımızın en kıymetli zamanını
israftan başka neye yaradığını kim söyleye- bilir. Fenalık bundan ibaret değildir. Öyle olsa idi programlarda yapılacak tadilat ile fenalığın önüne geçmek mümkün olurdu. Ne faydaki zi- raat, ticaret, sanat bir program meselesi de- ğildir. Çünkü bu esaslı meslekler insanda bir takım ameli kabiliyetlerin inkişafıyla kaimdir- ler. O halde maarif sistemi, çocukta bu kabili- yetleri inkişaf ettirmekle kalmıyor, fakat onla rın hayatta inkişafatlarına en müsait bir zaman olan gençlik senelerini de israf ettiriyor, işte bu sebeptendir ki mekteplerimiz “iş adamı yetiştirmiyor” yine bu sebeplerdendir ki mektep- lerimizden yetişen her genç, gözünü hükümet kapısına dikiyor ve hükümette iş bulamayanlar ister istemez serbest mesleklere inkişaf edi- yorlar. Burada açıktan açığa görülüyor ki; usulü terbiyemiz, memlekette yalnız tüketici bireyler yetiştiriyor. Bu yüzden topraklarımızın serveti tabiyesini, işletecek kabiliyete haiz bireyler ye- tiştiremiyoruz. Bu yüzden birbirimizin cebin- den çektiğimiz paralarla geçiniyoruz. Milletin serveti artmıyor fakat cepten cebe dolaşırken azalıyor, feslerimizden çoraplarımıza varınca- ya kadar her şey ecnebi memleketlerden geliyor bu yüzden serveti milliyemizin çoğu bir daha dönmemek üzere ecnebi memleketlere akıyor. Bunun akıbeti milli iflastır. Takip ede- ceğimiz usulü terbiyemiz, serveti milliyemizdir şeklinde öneride bulunmuştur.

Cumhuriyet döneminin önemli eğitimcile- rinden birisi olan Sadrettin Celal ilköğretimin- de öğrenim gören öğrencilerin gelişim sevi- lerinin ön plana alınarak günümüz anlamıyla eğitimde yöneltme konusunda fikirler öne sür- müştür. Yedi-Onbeş yaşına kadar devam eden ve memleketin bütün çocukları için mecburi ve meccani olan bu ilk tedrisatın mahiyetini şu şekilde olmasını önermiştir (Sadrettin Ce- lal 1923). “İlk tahsil (7-10) (10-15) olmak üzere iki devreye ayrılmak lazımdır. Programları ço- cukların her devredeki ihtiyaçları kabiliyetleri hususiyetleri dikkate alınarak tanzim edilmeli- dir. Birinci devrede (7-10) çocuk hemen hemen bebektir. Maddi ve manevi birçok ihtimamlara, şefkat ve muhabbete kelimenin tam manasıyla oyuna muhtaçtır. Bu devrede çocukları erkek- lerden ziyade kadın mürebbilere tevdii etmek çok muvaffak olur. Hareketsizlik, yeknesaklık, ruhsuzluk, çocukları daha ilk devrede tahsil- den ve mektepten nefret ettirmekte, onların müşahede kabiliyetlerini köreltmektedir. Prog- ramlarımızı ve mevadı dersiyemizi mektebin bulunduğu muhite göre tayin etmek çok hayırlı neticeler verdiğini unutmamalıyız. Mekteple hayatı hakikiye arasında daima teması idame etmek müstahsil seiye layık olduğu ehemmi- yetli mevki vermek suretiyledir ki; çocukları- mıza hakiki ve tam bir terbiye kendisi ve men- sup olduğu cemiyet için azami fayda bahsi bir tahsil temin edilmiş olur. Ders programı cetveli vilayetten vilayete göre değişebilir.”

Talim ve terbiyeye yönelik yukarıda dile ge- tirilen görüş ve önerilere benzer olarak, Mu- allim Cevdet’in, “Yarın ki Talim ve Terbiye Me- seleleri” konusunda yazmış olduğu makalede;

Bütün mekteplerde nazariyatın, tatbikatın(uy- gulamanın) üstünde olduğu ve mekteplerin şehir ve aile hayatıyla çoğunlukla alakasızlığı, mekteplerin memleketin binlerce güzîde evlâ- dını altı, sekiz, on, on iki sene istihsal(üretim) ve aileye yardım amaçlarından uzaklaştırdığı dile getirilmiştir (Muallim Cevdet 1919). Bireysel özelliklere göre eğitimin nasıl ve- rilmesi konusunda görüş ve önerilerde bulu- nan bir diğer eğitimcimiz ise Rıfat Necdet’tir. “Terbiye ve Tedris” hakkında yazmış olduğu makalesinde özellikle üretici bireylerin yetiş- tirilmesine yönelik düşünceleri ve özellikle “Kalbe, hissiyata hitap etmeyen tedrisattan bugün ancak tarih bahsedebilir” (Rıfat Necdet 1915). Rıfat Necdet’in cümlesi günümüz bütün eğitimcilerinin akıllarından çıkarmamaları ge- reken bir düstur olmalıdır. Öğretmenlere yöne- lik önerilerini ise; Bir muallim her şeyden önce ruhi tetkikatı icra etmek mecburiyetindedir. Çocuğun göstereceği muhtelif hal ve davra- nışları daima müşahede altında bulundurmak, tesiri, zihni ve iradi hayatın bütün safahat ve te- celliyatını her gün biraz daha artan bir zevk ve şevk ile takip ve tetkik etmek, her fırsattan ta- lebe lehine istifadeyi gayet iyi bilmek ve bunun fevkinde olmak lazımdır. “Mükemmel bir baş, dolu olan bir başa her zaman uyar.” Sözündeki isabete tam bir iştirak olunmalıdır. Mükemmel bir başı da, iyi ve mütedeyyin bir terbiye i ruhi- ye ile yetiştirebiliriz. Çocuğun inkişafını, kabi- liyetlerini göz önünde bulunduran bir muallim vazifesinde muvaffakiyet yoluna girmiştir. Tale- benin alakasızlığından bahseden bir muallim, evvela kendisinden müşteki olmalı ve hatayı yine kendisinde aramalıdır. Çocuğun dikkat ve alakası muallimin göstereceği dikkat ve alaka ile ölçülür. Derslerinde heyecan ve cazibe ya- ratmak cümle asabiyesini kendisine her zaman dost yapmak kuvvet ve kudretinden mahrum olanlara bu kuvvet ve kudreti iktisap edinceye kadar muvaffakiyet kapıları açık değildir. Muallim kudretli bir ressam, hünerli bir nakkaştır. Derslerinde icat ettiği muhteşem tablolarla ta- lebenin bedii zevkini ve meyillerini tenemmiye ve inkişaf ettirmeye çalışır. Terbiye ve tedris- te (eğitim ve öğretimde) fikri faaliyetler, tesi- ri faaliyetleri takip eder. Çocuğun ilgilendiği şeyleri bulup meydana çıkarmak, devamlı bir gözlem ve dikkat sayesinde mümkündür. İhmal ve hoşgörü bu imkânı derhal ortadan kaldırır. Özellikle ihmal terbiye ve tedris hududu içine kesinlikle giremez. Vazifenin önemi, kutsallığı ve saygınlığı da bunu emreder”.

Sonuç

Her ne kadar dönemsel farklılıklara rağmen yukarıda dile getirilen sorunlara yönelik sunu- lan görüş ve öneriler, aynı zamanda günümüz eğitim alanında yaşanılan sorunların çözümü- ne yönelik fikir vermesi bakımından önemlidir. 2000’li yıllardan itibaren Türk Milli eğitim sis- temine yönelik yapılan çalışmaların temel fel- sefesinde “yetenekli birey güçlü toplum” oluş- turma ideali ile özellikle II. Meşrutiyet ve erken Cumhuriyet döneminde öne sürülen fikirler arasında benzerlik olduğu görülmektedir.

Meslek seçiminde öncelikle ilgi, yetenek ve mesleği sevebilmenin öneminin o dönemde dile getirilmesi ileri görüşlülüğün bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu konuda eleştirilmesi gereken bir nokta da mesleki rehberlikle ilgili sürekli yabancı yayınlardan yararlanılıp ülkemizde uygulanmaya çalışılmasıdır. Oysaki Türk eğitim tarihi ile ilgili eski kaynakların taranması bu konuda olduğu gibi daha birçok konuda fikirler vermesi açısından çok yaralı olmaktadır.

Eğitimin genel durumu (nitel olarak), mek- tepler, öğretmenler, eğitim programı, disiplin, ahlak ve karakter eğitimi, eğitsel ve mesleki rehberlik ilgili genel durum, sorunlar-çözüm önerileri üzerine görüş ve önerilere bakıldığı zaman günümüz açısından her şeyden önce çağdaş pedagojik anlayışa uygunluğunun hala geçerliliğini koruduğu görülmektedir. Dile ge- tirilen sorunlara yönelik görüş ve öneriler in- celendiğinde, Tanzimat döneminden bugüne eğitim sistemimizde çözülmesi gereken so- runların başında üretici bireylerin nasıl ve ne şekilde yetiştirilmesi gelmektedir. Bu sorunun çözümüne yönelik II. Meşrutiyet dönemi ve er- ken Cumhuriyet dönemin de dile getirilen so- runlara yönelik çözüm önerileri tekrardan göz- den geçirilip analiz edilmesinde yarar vardır.

20. Yüzyıl ve 21. Yüzyılın kendine has ihtiyaç duyduğu insan tipinde değişiklikler olmasına rağmen değişmeyen tek özelliğin; sorumluluk sahibi, kendini tanıyan ve kendini gerçekleş- tiren, üretici birey yetiştirmedir. Yukarıda su- nulan görüş ve öneriler aslında 21. Yüzyıla ön hazırlık niteliğindedir.

Günümüzde bilgi ve teknoloji yerini nano teknoloji ve yapay zeka gibi geleceği şekillendirecek alanlara yönelik eğitim kurumları, eğitim programları ve eğitimcilerine ihtiyaç duymaktadır. Bilgi ve teknolojilerini 20. Yüzyılda etkili kullanan toplumlar alt yapıları hazır olduğu için 21. Yüzyılın gerektirdiği insan tipini daha kolay yetiştirmektedir.

Maalesef çeşitli sebeplerden dolayı bu ön hazırlık dönemi ile ilgili sorunlarla günümüz sorunlarının benzer oluşu bu dönemi istenilen yeterlilikte geçirmediğimizin bir göstergesidir. 2000’li yıllardan günümüze bu alanda çeşitli mücadeleler içinde faaliyetlerin olduğu da gö- rülmektedir. Bu faaliyetlerin 21. yüzyılın gerek- tirdiği eleştirel düşünen, sorumluluk bilincine sahip, sorgulama yapabilen, etkin medya okur yazarlığı ve kendini tanıyan ve kendini gerçek- leştiren ve hayat boyu öğrenmeyi felsefe edin- me becerilere sahip bireylerin yetiştirilmesi özellikleri etrafında toplanıldığı görülmektedir.

Günümüzde bilgi ve teknoloji yerini nano teknoloji ve yapay zeka gibi geleceği şekil- lendirecek alanlara yönelik eğitim kurumları, eğitim programları ve eğitimcilerine ihtiyaç duymaktadır. Bilgi ve teknolojilerini 20. Yüzyıl- da etkili kullanan toplumlar alt yapıları hazır olduğu için 21. Yüzyılın gerektirdiği insan tipini daha kolay yetiştirmektedir.

Çoğu ülkelerin toplam nüfusundan fazla öğrenci ve genç nüfusa sahip olan ülkemizde her şeyden önce kendini gerçekleştirmiş, öz saygısı, kendilik değeri yüksek ve üretici birey- ler yetiştirmek için Milli Eğitim temel kanunun ’da yer alan ilgi, istidat ve kabiliyetleri ön plana alan yöneltme uygulamaları etkili ve verimli bir şekilde uygulanmalıdır. Bu uygulama hem içinde bulunduğumuz dönem ve gelecek yıllar için ülkemiz açısından büyük yararlar sağlayacaktır. Etkili bir şekilde yöneltmenin uygulan- ması için; öncelikle ailelerin bu konuda farkın- dalıklarının artırılması, mevcut öğretmenlerin bireyi tanıma teknikleri konusunda eğitim almaları, öğretmen yeterliliklerinin günün şartlarına uygun olarak tekrar belirlenmesi, öğret- men yetiştiren kurumların eğitim programları 21. yüzyıl becerilerini içerecek şekilde düzen- lenmesi ve yöneltme konusunda ilgili mevzua- tın işlerlik kazanması için yeterli çalışmaların yapılması gereklidir. Bir eğitimin iyi olduğuna hükmetmek için verilen eğitimin sadece bire- yin ihtiyacını gidermesi yeterli değildir aynı za- manda toplumunda ihtiyacını gidermeli ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda eğitim programları düzenlenmeli ve uygulanmalıdır.

Kaynakça

Abdullatif Nevzat(1925).Muallim ve cemiyet. Muallimler Birliği Mecmuası, 1(1),4-10.

Abdülfeyyaz Tevfik(1925).Mekteplerde inzibat-1. Mual- limler Birliği Mecmuası, 1(5),194-199.

Akyüz, Y. (2011).Osmanlı döneminden cumhuriyete ge- çilirken eğitim-öğretim alanında yaşanan dönüşüm- ler. Pegem Eğitim ve Öğretim Dergisi, 1(2), 9-24.

Doktor Sabri(1923).Bir milletin kudreti ictimaiyesi o milletin mekteplerine tabidir. Muallimler Mecmuası. 2(14), 285- 293.

Duman, T. ve Dilaver, H.H.(2011).Prof.Dr. Yahya Akyüz’e armağan, Türk eğitim tarihi araştırmaları, eğitim ve kültür yazıları, Ankara: Pegem Yayınları.

Ergün, M.(1996).II. Meşrutiyet dönemi eğitim hareketle- ri. Ankara: Ocak Yayınları.

Ergün, M.(2009).II. Meşrutiyet Dönemindeki Eğitim Re- formlarının Türk Modernleşmesindeki Yeri: 100. Yı- lında II. Meşrutiyet Gelenek ve Değişim Ekseninde Türk Modernleşmesi, Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Marmara Üniversitesi yay. S. 263-273.

Fazıl Ahmet(1911).Fenni terbiyenin tekâmülü zaruriyesi.

Tedrisat-ı İptidaiye Mecmuası, 2(18),235-236.

Halil Fikret (1919).Mekteplerde inzibat ve ahlaki seciyeyi takviye 1. Tedrisat Mecmuası. 10(47-3),152-157.

Halil Fikret (1922).Mekteplerimizin yeni teşkilatı hak- kında 1” , Muallimler Mecmuası, 1(1), 11-15.

Halil Fikret(1919).Mekteplerde inzibat ve ahlaki seciyeyi takviye 2. Tedrisat Mecmuası. 10(47-4), 218-228.

Halil Fikret(1922).Terbiyede mühim bazı mesail. Mual- limler Mecmuası, 1(4), 57-60.

İbrahim Alaattin (1333).İyi bir tahsilin muhayyeri. Tedri- sat Mecmuası, 9 (9), 593-596.

İsmail Hakkı (1331).Bizde maarif nasıl telakki ediliyor?.

Tedrisat Mecmuası, 5 (28-2), 34-39.

İsmail Hakkı (1332).Asrımızın terbiye gayeleri. Muallim Mecmuası, 1(1). 10-12.

Karagöz, S.(2017). Cumhuriyet öncesi dönem öğretmen yetiştirme ve öğretmenlik mesleği üzerine bazı gö- rüş ve öneriler. Uluslararası Türk Kültür Coğrafya- sında Sosyal Bilimler Dergisi,2 (2),51-67 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/ en/pub/ turksosbil- der/ issue/ 32182/411533

Karagöz, S. (2018). İkinci meşrutiyetten harf inkılabına süreli yayınlarda eğitim (1908-1928). Ankara: Vize Yayıncılık.

Karagöz, S.(2019).Cumhuriyet dönemi eğitimine yön veren yerli ve yabancı uzman raporları (1911-1927). Ankara: Pegem Akademi.

Mehmet Emin (1915). Tali tedrisatta usül meselesi. Ted- risat Mecmuası, 5(30), 102-105.

Mehmet Rüştü (1919).Fenni tedrisatımız. Tedrisat Mec- muası, 10(48), 291-293.

Muallim Cevdet (1919).Terbiyemizde buhran. Tedrisat Mecmuası.10(49),326-331.

Muallim Cevdet (1919).Terbiyemizde buhran. Tedrisat Mecmuası.10(49),326-331.

Muallim Mecmuası (1334).Taşralarda maarif. Muallim Mecmuası, 2(20), 701-703.

Muallim Mecmuası(1915).Mekatibi taliye muallimleri.

Muallim Mecmuası, 1(9),285-288.

Muallim Mecmuası(19189.Maarif şuunu, maarifte ısla- hat. Muallim Mecmuası, 3(25), 868-869.

Nafi Atuf (1334).Hayatta mektep. Muallim Mecmuası, 2, (24),835-839.

Rıfat Necdet (1925).Terbiye ve tedris. Muallimler Birliği Mecmuası, 1(3),126-129.

Sadrettin Cela(1924).Darülmuallimin meselesi. Mual- limler Mecmuası, 22(19), 450- 462.

Sadrettin Celal(1923).Halk hükümetinde mektep teşki- latı -2, ilk tahsil. Muallimler Mecmuası, 2(16), 349-356.

Sâtı Bey (1326).Ne için geri kaldık. Tedrisat-ı İptidaiye Mecmuası. 2(1), 37-46.

Sâtı Bey “ Usulü tedrisin kavaidi esasiyesi”, Tedrisat-ı İptidaiye Mecmuası, 1(6),198-207.

Sâtı Bey(1332).Ümit ve azim. Tedrisat-ı İptidaiye Mec- muası. 4(1),101-107.

Sâtı Bey(1910). Meslek aşkı ve fedakârlık. Tedrisat-ı İp- tidaiye Mecmuası.5(1),136-146.

Ziya Gökalp(1333).Maarif Meselesi 1 ve 2. Muallim Mec- muası, 1(11), 321-327.

Editör

Editör

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir